Gençlerden şikâyet ediyoruz. Zamandan şikâyet ediyoruz. Dünyanın gittikçe daha çekilmez bir hal aldığından dem vurup hayatın tadının kaçtığını söylüyoruz. Boşa koyuyoruz dolmuyor, doluya koyuyoruz almıyor. Sağımıza dönüyoruz tüm hassasiyetler bitmiş, solumuza dönüyoruz iyilik ve güzellikler göç edip başka diyarlara gitmiş. Olan olmuş, biten bitmiş.
Peki cancağızım nedir bu beşerin hali? Nasıl bu noktaya geldik? Önceden neydik, şimdi ne olduk? Teknolojik zımpırtılar bu kadar ilerlemişken bizler birbirimizi anlamayacak kadar nasıl birbirimizden koptuk? Çevreme bakıyorum da anlamaktan çok anlatmak, karşısındakine galebe çalmak daha bir önemli hale gelmiş. Üstelik de anlattıklarımızın üzerinde düşünüp söyleyeceklerimizi inceltmekten yoksunuz. Ben bunu yazarak düşünme alışkanlığını bırakmamıza yoruyorum. Eline kâğıt kalem almak zül geliyor bizlere. Yanında not defteri taşıyan kaç kişi var artık? Veya kişisel hayatında yazılı telefon rehberi kullanan? (Ticaretle uğraşanlar belki mecburen kullanıyorlardır.) Günlük tutmak desem “Ne saçmalıyor bu?” diyenler çıkacaktır elbet. Çok uzak değil belki de yirmi otuz yıl öncesine kadar yazıyı gayet güzel kullanırdık. Her şeyi yazıyla kayıt altına alırdık. Şimdi “yapay zekâ” denen ve şu an için dünyanın başına nasıl bir iş açacağı henüz belli olmayan bir asistana yüklüyoruz bu görevi. Tam olarak ellerimizi kullanarak değil, bir iki tuşa sadece parmağımızla dokunarak. Hatta bazen de sesimizle komut vererek. Bir çöküş yaşandığında ya da güvenlik gereği vazgeçildiğinde kâğıda kaleme nasıl döneceğiz bilemiyorum; ama bildiğim bir şey varsa o da bir an önce bir adım atmak zorunda olduğumuz.
İlk adım olarak eskinin güzel alışkanlıkları trend aktiviteler olarak sunulabilir. Nostalji her zaman ilgi görüyor. Tebrik kartları mesela…Eskiden kartlar yazardık. Dini bayramlar, milli bayramlar, yılbaşı…Hiçbirini es geçmezdik. Sevdiklerimizle gönül tazelemek, hâl hatır sormak için de mektuplar yazardık cicili bicili kağıtlara. Hayatın akışının en önemli parçasıydı mektuplar. Her birimizin kartlarını ve mektuplarını sakladığı ya bir kutusu ya da bir köşesi olurdu. Tüm bunları öyle büyük bir özenle yapardık ki içimizdeki tüm duyguları damıtır ne hissettiğimizi ne düşündüğümüzü bire bir anlatabilirdik. Sarıldığımız kalem ve kâğıt bir yandan hayatımızı düzene sokar, diğer yandan da çevremizle güçlü bağlar kurmamızı sağlardı. Duygu hanemiz genişledikçe genişlerdi. Fedakârlığı, hoş görüyü, inceliği yaza yaza öğrenirdik.
Duygularımızı karşılıklı olarak yazıya dökmek birbirimizi daha yakından tanımamızı sağladığı için iletişim kazaları da bir hayli azdı şimdiye göre. İlişkilerimizde zamanı iyi yönetirdik. Acelecilik etmezdik, yavaş yavaş ve sindire sindire yaşardık. Attığımız her adımda ne hissettiğimizi doğru olarak ifade edebilirdik. Bu da bizim en büyük gücümüzdü. Bu gücü gençlerimize devredebiliriz, devretmek zorundayız. Çünkü insanların iletişimi iyice çıkmaza girdi, tam bir kaos halini aldı. Soruyorsun “Ne hissediyorsun?” diye yanıt olarak “Kötüyüm be!” diyor. Ya da “İyi.” dedikten sonra susuyor. İyi ve kötü sözcükleri de olmasa konuşacak kelam bulamayacağız neredeyse. Bu kadar duygu körlüğünün içinde toplumsal olarak güzel bağlar kurup ilerlememiz nasıl mümkün olacak? “Kendini bil.” buyruğunu biz galiba “Haddini bil.” olarak algılıyoruz çoğu zaman. Öylesi işimize geliyor çünkü. Kendimizle karşılaşmaktansa başkalarının bize sınır çizmesini yeğliyoruz. Oysa kalemi kâğıdı elimize alıp bir yerinden başlasak duygularımızın önündeki perde kalkacak ve önce kendimizi daha sonra da birbirimizi anlayabileceğiz.
“Bunca dert içinde bir köşeye çekilip kâtip gibi yazalım mı?” diyebilirsiniz. Yazın, zararı mı var? Mektup yazın, günlük yazın, kart yazın; ama yazın lütfen. Sorunlarınızı, mutluluklarınızı, heyecanlarınızı, umutlarınızı, umutsuzluklarınızı…Hiç değilse şunu göreceksiniz: “İnsan yazdıkça hafifler.”
Saygılar, sevgiler…
Yorumlar
Kalan Karakter: