Her şeyi çabuk tüketiyoruz, çabuk tükettiğimiz şeylerden de hemen sıkılıyoruz. Kitapları, filmleri ve hayatı bir çırpıda lüpletiyoruz. Acele acele bir yerlere koşuşturuyoruz; ama yetişemiyoruz. Yetişemeyiz de. Zaten biz yetişemeyelim diye saat icat edilmiş, biz yetişemeyelim diye işler üst üste yığıldıkça yığılıyor ve bitmiyor. Akreple yelkovan birbiriyle yarışadururken biz düşüncelerimize bile yetişemiyoruz.
Bulduğumuz yöntemler de pek işe yaramıyor. Mesela; popüler şarkıların uzunluğunu üç dakikaya ayarlamalarına rağmen hızlı ritimli yerlerini hemen dinleyivermek için yavaş yerlerini ileri sarıyoruz ki daha kısa sürede dinleyip bitirelim; malum acelemiz var. Hızlı okuma kursları alıyoruz ki bir tonuna değer biçsen bir dirhem değeri olmayacak kitapların birini bitirip diğerini elimize alabilelim.
Sanki hızla değişen dünyaya (veya değiştirilen) hep biz uydurmak zorundayız adımlarımızı. Bir yerlerden geçiyoruz; ama manzaranın ne olduğunu tam kavrayamıyoruz. Bir göl kıyısından mı geçtik yoksa bir koydan mı? Uçarak gidiyoruz neredeyse her yere. İnsanın aklına türlü türlü deyimler geliyor: “Acele işe şeytan karışır.” “Acele giden ecele gider.” …
Nedir bu hız deliliği? Doğada var mı böyle bir sorun? Bir ağaç elli yılda büyüyüp serpilecekken on yılda yetişip dallarını gökyüzüne diğerlerinden daha çabuk uzatayım diye uğraşıyor mu? Yahut bir kuş yumurtadan beş, on gün öncesinden çıkmaya davranıyor mu? Gerçi biz insanoğlu Tanrıyı oynayarak doğanın da şirazesini kaydırdık. Otuz günde tavuk, toplandıktan sonra da büyüyebilen nebat ürettik. Tabi bizim kastımız bunlar değil, doğal haliyle tabiatın koynunda var olan canlılar.
Bu ivediliğe insanın bıçkın kabadayılar gibi “Heyyttt, yeter yavaş…” diyesi gelmiyor mu? Amacını anlayabilsek dert etmeyeceğiz o kadar. Bize bu kadar hızlı olan hayat neden başkalarına yavaş? Çünkü başkalarının hayatını yavaşlatmak için sabahtan akşama kadar kapalı yerlerde çalışarak ömrümüzü çürütmemiz gerekiyor. Günde on, on beş, belki de on altı saat çalışanlarımız var. Hem de bütün haftayı kaplayacak ve ancak onların bize uygun gördüğü tatil günlerinde serbest kalacak şekilde. Üstelik de en fazla hayatımızı kıt kanaat geçindirebilecek paralara. Güneşin doğuşundan batışına kadar tüm zamanımızı çalan, en verimli çağlarımızı elimizden alan bu çalışma şeklini hayatımızdan çıkarınca geriye bizim için kalan günler ise sayılı.
İşte bizim gerçek hayatımız bu kadar küçük bir yer kaplıyor ve tüm yaşamak istediklerimizi böyle dar bir bölmeye sığdırmaya uğraşıyoruz. Ev hayatımız, ailemiz ve çocukluğumuzdan beri rüyalarımızı süsleyen hayallerimiz…Hepsi sıraya girmiş, vakit bulursak hayatımızdaki yerlerini almayı bekliyorlar. Biz durumun vahametini kavramayalım, kendimizi cenderede hissetmeyelim diye de müzik, edebiyat ve sanat tek atımlık hale getirildi; çünkü ancak o kadarına iznimiz var, o kadar ediyoruz.
Her yerde bangır bangır dinlenen şarkı sözlerine bir bakın. Neredeyse tamamı bir ana sınıfı çocuğunun ezberleyebileceği kolaylıkta. İnsanları uzun uzun düşündürecek sözler popüler kültürün eleğinden geçemiyor maalesef. Anlamlı ve içerikli sözler kabulleri olsa bir süre sonra bunları dinleyen bizler durumumuzu sorgulayıp hayata kahretmeye başlayabiliriz. Ne gerek var?
Hap misali üç dakikalık “lay lay lom” şarkıları yuttur gitsin. Fastfood yiyecekleri tek lokmada yuttur gitsin. Sanat diye ne tarafından bakarsan bak hiçbir şeye benzemeyen eciş bücüş eserleri yuttur gitsin. Dili dolanan, ne anlattığı bile belli olmayan, anlatım bozuklukları boğazına kadar çıkmış ödüllü, cafcaflı romanları yuttur gitsin.
Ondan sonra da düşünelim kardeşim, “Neden böyle mutsuz ve doyumsuz insanlar haline gelebildik?” “Bunca çılgın etkinliğin içinde neden kendimizi bomboş hissediyoruz?” “Neden gözümüz de gönlümüz de doymuyor?”
Çünkü sindire sindire yaşamıyoruz, çiğnemeden yutuyoruz her şeyi…Yeter ki o birileri var olsun diye üstelik.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: