Devletin dili her zaman "yazıdır." Devlet bir şey ile ilgili karar vereceği zaman, bir şey hakkında cevap açıklayacağı zaman her zaman "yazı" dilini kullanmıştır. Zati, söz uçar yazı kalır, bilirsiniz.
Önceki gün yazmış olduğum mülteci çocukların yetimhanede dayak yedikleri iddiası ile ilgili yazımdan sonra bazı sivil toplum kuruluşlarından, avukat dostlardan arayıp bilgi alanlar oldu. Ben de gerekli bilgilendirmeleri usulüne uygun bir şekilde yaptım. Yazının yayımlandığı gün, saat 10.00'da Aile ve Sosyal Politikalar Samsun İl Müdürlüğü'nde özel kalem müdürü olarak görev yaptığını belirten bir kişi (ismini hatırlamıyorum maalesef) benimle yazı hakkında görüşmek istediğini söyledi, ben de müsait olduğumu söyledim. Söz konusu şahsın ilk cümlesi, "çocukların ismini" istemek oldu. Bakın, dikkat çekeceğim nokta şu, usulden, erkandan, bir sorunun çözümünden o kadar bihaber bir bürokrasi ile muhatabız ki son yıllarda, açıkçası 15 yıl gazetecilik geçmişi olan, 10 yıldır da devlet memuru olarak hizmet veren birisi olarak, gerçekten bazı memurlarımızın "hitabet" sanatına ve "çözüm odaklı" ilişki geliştirmeye ihtiyaçları var. Velhasıl, burası çok önemli değil, dip not olarak kalsın. Belki birilerinin dikkatini çeker. Bu arkadaşa çocukların ismini veremeyeceğimi, hatta bunu yazıda da özellikle belirttiğimi ifade ettim. Kendisi, kurumlarında 500 çocuk bulunduğunu ve "böyle bir çocuğa" rastlamadıklarını, benim iddia ettiğim profilde bir çocuğun kendilerinde kalmadığını söyledi. Ben de kendisine, nasıl bir profil aradıklarını sormak durumunda kaldım ve aldığım cevap gerçekten takdire şayandı: "Bizim çocuklarımızın arasında tiki olan çocuk yok." Gayet bilimsel, gayet mantıklı bir cevaptı açıkçası (!) Görevli arkadaşa bu kanıya ne çabuk vardıklarını ve tespiti yaptıklarını sorunca, ellerinde SİR (Sosyal İnceleme Raporu) olduğunu ve çocuklarla ilgili SİRlerde böyle bir çocuğun olmadığını kaydetti ve ekledi, kasıtlı bir yazı olduğunu ima etti. Öncelikle, benim Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile bir alıp veremediğim yok, durup dururken de böyle bir yazı yazmanın neler getireceğini de bilen bir durumdayım. Görevli arkadaşı, 2 saat içerisinde sorunu çözümledikleri için "teşekkür" ettim ve kocaman bir "bravo" dedim. Gergin geçen bir görüşmenin ardından yazdıklarımı ona yineledim: "Ben size mülteci çocuklarla ilgili bazı sorular sordum, bu sorulara YAZILI cevabınızı bekliyorum" dedim.
Kamu görevini icra edenler, gazeteciler; her zaman soru sormakla, araştırmakla, sorduğu sorunun cevabını da fikri takip yapmak zorundadır. Bu sadece bir gazetecilik meselesi değil aynı zamanda duyarlı her vatandaşın görevidir, bu konuda Cumhurbaşkanlığı'nın hassasiyeti söz konusudur, CİMER bunun en güzel örneğidir.
Buradan, sorularımı yineliyorum ve kamuoyunun da aydınlatılması amacıyla cevap beklediğimi, "YAZILI" bir cevap beklediğimi ifade ediyorum. Belki sorular unutulmuştur diye, yineliyorum:
• Samsun'da kaç tane mülteci çocuk var?
• Bu çocuklardan kaçı yetiştirme yurdunda kalıyor?
• Bu çocukların yaş aralığı, cinsiyetleri nelerdir?
• Bu çocukların yurtlarda kalma sebepleri nedir?
• Çocuk işçi olarak çalıştırılan kaç mülteci çocuk var?
• Okul çağında olan ve okul ile ilişkisi olmayan çocuk sayısı kaçtır?
• Ve son olarak, dayak-ırkçı söylem iddiası ile ilgili bir açıklama yapılacak mı?
Yorumlar
Kalan Karakter: