Eskiden güzellik dediğin şey basitti.
Bir krem vardı, “gece kremi” derdin sürerdin.
Bir de sabahları yüzünü yıkayıp çıkardın evden.
En fazla “biraz nemlendirici süreyim” paniği yaşardın.
Şimdi mi?
Şimdi banyoda küçük bir laboratuvar kurmuş durumdayım.
Serum var. Ama hangi serum?
Hyaluronik asit mi?
Niacinamide mi?
Retinol mü?
C vitamini mi?
Peptit mi?
Bir de hepsi birbirine küsmüş;
“Ben onunla sürülmem”,
“Güneş görürsem yanarım”,
“Gece yalnız kalmak istiyorum.”
Bir sabah aynanın karşısında durup şunu düşündüm:
“Ben yüzüme bakım mı yapıyorum, moleküler biyoloji mi okuyorum?”
Her serumun bir kuralı var.
Bazısı sabah sürülmez.
Bazısı akşam sürülmez.
Bazısı yazın yasak.
Bazısı kışın tripli.
Bazısı üstüne güneş kremi sürmezsen seni cezalandırıyor.
Bir de sıralama meselesi var.
Temizle – tonik – serum – serum – serum – krem – güneş.
Yanlış sırada sürersen olmuyor.
Serumlar küser, cilt darılır.
Bazen gece yatmadan önce aynaya bakıyorum.
Yüzüm parlıyor.
Ama mutluluktan mı, serumlardan mı bilmiyorum.
En korkutucu cümle ise şu:
“Bu serum cildini arındırırken ilk başta kusma yapabilir.”
Cilt kusması.
Bu cümleyi ilk duyduğumda cildimle empati kurdum.
Haklıydı.
Ben de bu kadar ürünü üst üste görünce kusmak isterdim.
Ve tabii ki sosyal medya…
Herkesin cildi cam gibi.
Herkes “3 günde fark etti” diyor.
Ben 3 günde fark ettim evet…
Cüzdanımın inceldiğini.
Şu an tek isteğim şu:
Cildim bana bir mesaj atsın.
“Tamam, yeter. Bu son serumdu.
Ben iyiyim. Sen de iyisin.
Artık uyu.”
Ama yok…
Yeni bir serum daha çıkıyor.
“Bunu sürmezsen eksiksin” diyor.
Ben de alıyorum.
Çünkü umut fakirin ekmeği,
güzellik serumu ise modern kadının ekmeği.
Sonuç?
Cildim fena değil.
Ben biraz yorgunum.
Serumlar mutlu.
Banyo dolabım dolu.
Ama hâlâ aynanın karşısında bazen şunu fısıldıyorum:
“Eskiden sabunla da güzeldik be…”
Yorumlar
Kalan Karakter: