Ben makyaj yapmıyorum.
“Neden?” diye soran çok oluyor.
Kimi “Kadın dediğin azıcık allık sürer” diyor, kimi “Bir ruj sür dünyan değişir” tavsiyesinde bulunuyor. Ama kimse şu soruyu sormuyor: “O rujun dünyası nasıl oluştu?”
Kozmetik sektörünün parlak vitrinleri, aslında laboratuvarların loş ışığında ağlayan hayvanların gözyaşlarıyla parlıyor. Rimelin akıp akmadığını anlamak için tavşanların gözlerine damlatılan kimyasalları, rujun kalıcılığını ölçmek için kobay farelerin derisine sürülen boyaları pek kimse bilmek istemiyor. Çünkü gerçeği görmek, “ışıltılı” pazarlama cümlelerinin büyüsünü bozuyor.
Düşünsene…
Sabah rujunu sürüyorsun, aynada kendine bakıyorsun: “Ne kadar da güzelim!” Oysa o güzelliğin arkasında bir tavşanın gözünü kaybetmiş olması ihtimali var. Kusura bakmayın ama bana göre güzellik, başka bir canlının acısı üzerine kurulamaz.
Evet, sektörün bahanesi hazır:
“İnsan sağlığı için güvenlik testleri şart.”
Peki kardeşim, 21. yüzyıldayız! Alternatif yöntemler var; yapay deri, bilgisayar simülasyonları, etik test sistemleri… Ama ne hikmetse hâlâ en kolay yol, minik hayvanların hayatını riske atmak oluyor.
Beni en çok sinirlendiren şey de şu: Reklamlarda “doğal içerik, doğadan ilham” diye pazarlıyorlar ya… O doğa dedikleri şeyin içinde o hayvanlar yok mu? Hem doğayı kullan hem doğanın en masum canlılarına eziyet et. Bravo doğrusu!
İşte bu yüzden ben makyaj yapmıyorum. “Doğallıktan yanayım” klişesi değil bu, tavrım net: Başkasının gözyaşıyla gözlerime parıltı katmak istemiyorum. Çünkü bana göre güzellik, vicdanla birleştiğinde anlamlıdır.
Hadi biraz alay edeyim:
Makyajla “ışıltı” kattığını düşünenlere soruyorum… İçinizdeki vicdanı aydınlatmadan yüzünüze sürdüğünüz highlighter gerçekten parlıyor mu? Yoksa sadece ışığı yansıtıyor ama gerçeği gölge mi ediyor?
Son söz: Bir gün kozmetik sektörü, hayvansız deneylere tamamen geçtiğinde belki ruj da süreceğim. Ama o zamana kadar “güzellik” dediğiniz şey, benim için bir tavşanın kırmızıya boyanmış gözünden daha değerli olamaz.
Yorumlar
Kalan Karakter: