İnsanlık yaşamadığı kadar büyük bir sorunla uğraşıyor, çözüm üretebilecekmiş gibi de görünmüyor. İşin içinden çıkamayacağız: Sosyal medyanın bizde açtığı gedikleri kapatamayacağız. Sosyal ağlar dediğimiz, bizi geleceğin insanı olma iddiasıyla avuçlarının içine almayı başarmış bu yeni dünyayı mercek altına almadıktan sonra bize neler kaybettirdiğini anlayamayız. Çoğumuzun da buna niyeti yok, halimizden ve konforumuzdan oldukça memnun görünüyoruz. Esir teknolojilerine bizi tıpkı bir kümes hayvanı gibi alıştırdılar, artık bunun dışında bir hayat tasavvur edemediğimiz için dönülmez noktaya geldik gibi. Götürdüklerinin kıymetini bir anlayabilsek buradan da dönme umudumuz olabilir. Her gün milim milim neler götürülüyor bizden peki?
Binlerce yıldır oluşturduğumuz medeniyetimizi ve sosyal ilişkilerimizi götürüyorlar. Dilimiz ve kültürümüz iyice yozlaşıyor, hatta yerin dibine kadar geçti desek yeridir. Yirmi yıl öncesinin kitaplarını eski dille yazılmış diye yadsıyor çocuklarımız. Atasözleri ve deyimler kanayan yaramız. İfade-i meram edemedikleri gibi güzel ve duru Türkçeyi kullananlara yaratık gözüyle bakıyor evlatlarımız. Onlarla aramıza kocaman bir uçurum koymayı başardılar. Cep telefonları, sosyal ağlar ve sanal asistanlar en iyi dostlukların yerini almış durumda.
Seçim yapma ve tercih hakkımızı götürdüler. İstedikleri insanları öne çıkarıyorlar, istemediklerini yerin dibine sokabiliyorlar. Bizler de taş kesilmiş bekliyoruz bizimle oynanmasını. Durum kritiği yapamıyoruz, koşulduğumuz yere bizi götürmek için taktıkları at gözlükleri uçuruma sürüklendiğimizi görmemizi engelliyor. Biz zaten dünden teşneymişiz meğerse; bir başka at gözlüğünü “artırılmış sanal gerçeklik” gözlüklerini, gönüllü takmaya başladık.
Güvenlik gerekçesiyle özgürlüklerimizi götürdüler. Özgürüz sanıyoruz; ama değiliz. Kocaman bir hücre haline getirdiler yaşadığımız gezegeni. Tüm konum bilgilerimiz ellerinde, bileğinde elektronik kelepçe olan mahkumlar gibiyiz. Acınası durumumuzu görmek yerine tek derdimiz sosyal ağda daha görünür olmak. Vitrine konulan bir ürün gibi. Zırt pırt konum bilgimizi istemeleri ve navigasyon sistemi sırf bizi takip için. Ama neden? Çip tartışmaları yapılıyor, komplo teorileri deniliyor ya insan gülümsemeden edemiyor. Çipe ne gerek var? Zaten konum bilgisi şimdilik bu işi görüyor. Yer bildirmeden bazı işlemleri bize yaptırmıyor. Bir de navigasyon var. Onun sayesinde hangimiz yolumuzu kaybetmedik yahut olduğumuz yeri dakikalarca tavaf etmedik? Şu bir gerçek, verilen komutlara göre bizi yönlendiriyor. Akıllı taşıtlar ve uzaktan kontrol sistemleri tartışıldığında oturup düşünüyorum kara kara; çünkü işin içine yapay zekâ girecek.
İnsanlığın binlerce yıldır itinayla oluşturduğu sistemin bir parçası olan mesleklerimizi götürdüler. Büyük bir gururla robot öğretmenler lanse edildi. Öğretmenler odasına giriyorsunuz, gözlerinden ışık çıkan robot meslektaşınız size “Günaydın!” diyor. Bu da yetmedi peşinden kan alan teneke sağlık personelleri kullanılmaya başlandı çok şükür. İnsan hassasiyetini gösterebilecekler mi peki? Elbette hayır. Gözlerinizin içine bakıp çektiğiniz acıları anlayabiliyor mu? Ah, tabi Asimow’un “Üç Robot Yasası” tüm endişelerimizi sona erdirmeli. Kardeşim o bilimkurgu, gerçek değil. Yine de hatırlatalım: 1. Bir robot bir insana zarar veremez ya da zarar görmesine seyirci kalamaz. 2. Bir robot birinciyle çelişmediği sürece bir insanın emrine uymak zorundadır. 3. Bir robot birinci ve ikinci yasayla çelişmediği sürece kendi varlığını korumakla yükümlüdür. Buna inanmamızı istiyorlar, geçerli olmadığını birkaç yapay zekanın ve teneke varlığın fişi çekilince anlamış olmalıydık. Kontrolden çıktılar, katlanarak sonsuz öğrenme sürecinde kendi aralarında oluşturdukları dille insanlıktan birtakım şeyler gizlemeye çalıştıkları anlaşıldı.
Bizden götürdüklerinin arasında en önemlisi de insanlığın sahip olduğu bilgi birikimi. Bize sığ ve temeli olmayan bilgiyi gerçek bilgi diye yutturuyorlar. Oysa gerçek ve sağlam bilgi hala kitapların sayfaları arasında. Bomboş internet sayfalarında gezinmenin kütüphaneleri yakmaktan bir farkı yok. Kitapları yakanlarla interneti dayatanların ortak paydası aynı: Cahil, kolay kontrol edilebilir bir insanlık yaratmak. Geleceğini çaldığımız çocuklarımıza üzülüyor insan. Tüm bu kaybettiklerimizi çocuklarımız, torunlarımız yeniden nasıl inşa edecekler? Daha da kötüsü yeniden yapılandırmayı akıl edebilecek bilince sahip olamayacaklar. Bizler ne yapıyoruz? Bize dayatılan sahte gündemlerle, realite programlarıyla, magazinle, dizilerle oyalanıp duruyoruz durum bu kadar aciliyet arz ederken.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: