Etrafıma bakınca birbirini umursamaz bu kadar insanı görmek beni çok şaşırtıyor. Çünkü biz millet olarak manevi değerlerine son derece bağlı bir ulusuz aslında. Büyük bir felaket yaşandığında tek yumruk olabiliyoruz. Mesela yakın zamanda yaşadığımız, on bir ilimizi yerle bir eden deprem felaketinde ulus olarak birbirimize kenetlendik. Komşuluk ilişkilerimiz birçok yerde hala “bir lokma ekmeği paylaşma” kültürü üzerine kurulu.
Dini ve milli bayramlarını bizim kadar önemseyen bir ulus az bulunur. Sofralarımız herkese açık. Peki bu umursamazlık batağına millet olarak nasıl saplandık? Çağın vebası bireysellik vurgusuyla birbirimizin acılarına ne zaman sırtımızı dönmeye başladık? Evimizin dışındaki yoksulluk, evimizin dışındaki imkansızlıklar, evimizin dışında uğranılan haksızlıklar bizi niçin ilgilendirmemeye başladı? Diğer uluslar tamam da bizim milletimizin bu durumda olması çok şaşırtıcı.
Umarsızlık bir toplumun başına gelebilecek en yıkıcı salgınlardan biri. Bize de bulaşmış olmalı ki sosyal yaşamımız bir kaosa döndü. Çünkü umursanmayan bireylerde toplum hayatını sabote eden iki davranış şekli görülür: Fikirleri ve varlığı önemsenmeyen insan içine kapanıp geri çekilir ya da tam tersine öfkeyle karşısındakine saldırır. Sonuç yalnızlaşma ya da çatışma. Kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen, liyakat sahibi olmayanlar da bu kargaşadan güzelce yararlanır; çünkü meydan onlara kalıyor. Haklılar da ortalarda bir sürü özgüvenini yitirmiş, birbiriyle iletişim kuramayan insan varken neden boşluğu kendi çıkarları için doldurmasınlar? Hani derler ya “Adam yokluğunda adam yerine geçiyorlar,” diye. İşte, toplum adına endişelenmemiz gereken asıl nokta bu. Sürekli görmezden gelinen ve özgüvenini kaybeden nice yetenekli, yeterlilik sahibi, belki de büyük hizmetler verip yaşamın dengesini kuracak insan geriye çekilmek zorunda kalıyor. Güvenleri zedelendiği için yapabilecekken yapamıyor, kötü gidişatı değiştirebilecekken değiştiremiyorlar. İşin başında olması gerekirken çaresizce sokakları adımlıyorlar. Sadece kendi hayatları, hayatlarına verdikleri emek de ziyan olmuyor; onları yetiştiren toplumun emekleri, onlara yapılan yatırımlar da boşa gidiyor. Ya yerlerine gelenler, yani yeterlilik sahibi olmayanlar?
Umursanmayanların çoğunlukta olduğu bir toplumda zayıflayan empati insanların birbirine olan güvenlerini de zedeliyor.
Yüzyılların, belki de bin yılların emeği olan sosyal bağlarımız yavaş yavaş kopmaya başlıyor; sadece birbirimize güvenmemekle kalmıyoruz, geleceğimize olan güveni de aşındırıyoruz. Bireysel çözülmeler arttıkça azalan dayanışma yerini toplumsal çözülmeye bırakıyor. Bu çözülme birbirimize gösterdiğimiz özenin azalmasıyla ters orantılı olarak epey bir ivme kazandı. Çağın hız kışkırtmasıyla da iyice tavan yaptı. Dayanışma kültürümüzün temellerinden gelen çatırtıyı duymamak imkânsız. Bizim ulusumuzun başına gelmeyen kalmadı çağlar boyunca. Her seferinde ayağa kalkmamızın, her yıkımdan sonra silkelenip yeniden başlayabilmemizin altında birbirimize verdiğimiz değer yatıyor. Yüzlerce, hatta binlerce yıl öncesinden getirdiğimiz en önemli kültürel direnç bu. Birbirine karşı duyarlı fertlerden oluşmuş bir toplumu hangi savaş, atılan hangi yanlış adım yıkabilir? Tarihin seyrinde her şey değişkendir, kişiler ve dönemler gelir geçer. Kalıcı olan bağlarımız, iş ki o bağları koparmayalım. Kopan bağlarımızı da yeniden onarmak zorundayız.
Bunu yapmamın bin bir tane keyifli yolu var. İlk başta sanat ve edebiyat yoluyla kültürel duyarlılığı artırabiliriz. Zaten sanatın ve edebiyatın sokaklardan el çekmesi değil mi birbirimize hassasiyetlerimizi öldüren? Bir tiyatro oyununu izlemeyen, roman ya da öykü okumayan bir insan nasıl kendini bir diğerinin yerine koyup düşünmeyi öğrenecek? Satırların ve dizelerin arasına gizlenmiş sorunları görmeyi öğrenerek duyarlı hale gelebilen yaratıklar değil miyiz? Aynı türkülerde buluşmuyor mu acılarımız, mutluluklarımız?
Eski duyarlılıklarımıza geri dönebilmenin ikinci yolu da gönüllü olarak yürüttüğümüz sosyal dayanışma kültürümüzü yeniden canlandırmak. Mesela imece geleneğimiz. Eskiden birinin bir sorunu olduğunda hemen birlik olunur, kolaylıkla o sorun bertaraf edilirdi. Zeki Alasya ve Metin Akpınar filmlerindeki kadar olmasa da (komşularının kapılarına, çaydanlıklarına para bırakmak gibi) çok etkin çalışan bir dayanışma kültürüne sahiptik. Sorunu insanlara bölerek yok ederdik. Herkes gücü oranında çözümün bir parçası olurdu. Böylelikle sorun ortada kalmaz anında çözülürdü.
Bir köşede kendi halinde, hayata küsmüş birini yeniden neşelendirmek, canlandırmak için herkes elinden geleni yapardı. İnsanlar birbirlerine maddi manevi her desteği karşılıksız olarak sunmaya hazırdı. Şimdi ise muhtaç biri sadece birkaç saniyeliğine ilgimizi çekiyor, en fazla yazıklanıp başımızı çeviriyoruz ve herkes işine gücüne dağılıyor. Maalesef ulusumuzun o yüce özelliklerini sistem öğütmeye başladı. Şu an herkes bu durumu kişisel tercih olarak yorumluyor; ama bu bizim yıkımımız bile olabilir.
Birbirimize karşı gösterdiğimiz kayıtsızlık bize doğru koşar adım gelen tehlikelerin önünü de perdeleyebilir. Bu yüzden çökmüş nice imparatorluk, çıkmış nice savaş vardır. Tehlike tepelerine inmeden kimse bir şeyin farkında olamamıştır. Bu “Herkes kendi başının çaresine baksın,” mantığı yavaş yavaş bizde de boy göstermeye başladı. Ulusumuz derdini söyleyemeyenlere bile derman olduğu için bugünlere varabildi. Eski ayarlarımıza dönüp birbirimize bir an önce yeniden tutunmaya başlamazsak birileri kendi çıkarları için bize mutlaka ayar verecektir.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: