İnsanlık, onu tamamen kontrol altına almak için bir sürü kötücül sistem tarafından köşeye sıkıştırılmış durumda. Yapay zeka, dijital para, biyolojik ve genetik savaşlar, chemtrail uçakları, bir ara çok popüler olan bir arkadaşın tepemize yerleştirdiği uydular, içine kapatılmak istendiğimiz akıllı şehirler, bilmem kaç G’ler, ne olduğunu henüz tam olarak bilemediğimiz salgınlar, böcek istilaları, iklim oyunları, arkası yarın (yeni jenerasyon bilmez, bölüm bölüm yayınlanan radyo oyunları) halini almış savaşlar, insan katliamı ve bizim onları bir film izler gibi izlememiz…Eminim herkesin bu listeye ekleyecek yüzlerce maddesi vardır.
Hiçbir çağ bu kadar karmaşık ve içinden çıkılamaz olmadı. Çünkü asıl düşmanlar eskinin düşmanları gibi mertçe ortalara çıkmıyor, kendilerini çok iyi saklıyorlar. Gündeme müdahale ediyor, sahte gündemlerle insanları oyalayarak görünmez oluyorlar. Bu moral bozucu gündemin onlara bir faydası daha var; “Başımıza gelen felaketleri aşamayacağımızı düşündürüyor, bize umudumuzu kaybettiriyorlar.” Umudumuz tükenmeli mi? Etrafımızı saran kötülüklerin koşar adım üzerimize gelmesi tam tersine umudumuzu yeşertmeli; çünkü doğru yöne baktığımızın göstergesi bu. Baktığımızın ve gördüğümüzün. Vahşi bir hayvan gibi fark edildiklerini fark ettiler. Yapamayacaklar; ama son bir hamleyle tüm direncimizi kırmak istiyorlar. Sorulması gereken şu: “Onların bu teşebbüsüne izin verecek miyiz?” Egemenliği ele geçirmiş görünmeye çalışıyorlar. İplerin hala bizim elimizde olduğunu gözümüze bürüdükleri korku yüzünden fark edemiyoruz. Aslında onlar bizden daha çok korkuyorlar, zaten o nedenle bizi korkutmaya çalışıyorlar. Biliyorlar ki çoğunluğun yapacağı bireysel davranış değişikliğiyle yerle bir olabilirler.
Peki ama nasıl? Tamamen eski değerlerimize, yaradılış değerlerimize dönerek. Bunu dini referans olarak söylemiyorum, haddim değil. Sahip olduğumuz insan doğamızın özelliklerine dönüş yapmaktan bahsediyorum. İhtiyacımız olan asıl değerlerin peşine takılmaktan bahsediyorum. Dayanışma, paylaşma, medeniyet, kültür, birbirini anlama, destekleme, ne olursa olsun ayrışmama, en önemlisi de manevi bir varlık olduğumuzu hatırlama… Herkes kendini kötü ve bulanık hissediyor ya, işte bu değerlerden yavaş yavaş bizi uzaklaştırdıkları için. Nasıl mı yapıyorlar? Herkesi maddi gücü oranında bir konfora alıştırdılar. Konfor diye sundukları cihazların tümü bizi izliyor ve bu bilgi bir havuzda toplanıyor. Sonrası? Bilmiyoruz; ama onlar bu bilgilerle ne yapacaklarını biliyor olmalı. Bizler de elbet bir gün öğreneceğiz. En acınası durumumuz, etrafımızı saran bu gözlerin parasının bizim cebimizden çıkması. Hepimiz son teknoloji diye bu ürünlere ulaşabilmek için adeta birbirimizle yarışıyoruz. Sihirli soru “Sen henüz almadın mı?” Alamayınca kendimizi çok kötü hissediyoruz. Maddi varlıklar çok önemlidir ve bunlara ulaşamazsak adam değiliz, mantığını içimize bubi tuzağı olarak yerleştirdiler.
İnsanların korkularıyla ilgili bir araştırma yapılmış ve çıkan sonuç dudak uçuklatıcı. Çoğunluğun en büyük korkusu “Hiçbir şey satın alamayacak kadar maddi gücünü kaybetmesi” ymiş. Sorular yöneltilen kitleye evetli hayırlı kısa yanıtlardan çok kendi yanıtlarını vermeleri istenmiş ve özet olarak ortaya bu ifade çıkmış. İnsana komik geliyor; lakin ruhsal dengemizi alışverişle bozmuşlar. Malum dışarıda yetişmemiz gereken, sürekli değişen bir alışveriş listesi var. Sadece moda olarak düşünmeyin. En basit ihtiyaçlarınızı düşünün; yemek, içmek, temizlik…Sürekli değişiyor. İnsanlar eskiden birbirlerine sıhhati yerinde mi, bir sorunu var mı diye göz ucuyla bakarken şimdi diğerlerinin ne aldığını, neye sahip olduğunu kontrol etmek için bakıyorlar. Tüm insanlık son moda eşyalar, cihazlar, yaşanılan konfor için bir yarış halinde. En önemli sohbetlerin konusu “En son aldığım….” Boşluğa istediğinizi doldurun.
Bize her türlü zararı alttan alta verirken en önemli silahları bu, insanları alışveriş bağımlısı haline getirmek. Böylelikle kimse kafasını kaldırıp gerçekten neler olup bittiğine bakamıyor. Çünkü çok çalışman ve bir borç sarmalından kurtulman gerekiyor. Büyük borçlarla bir yere bağlı olan insan sadece ruhunu kaybetmiyor. Kaybettiği bir şey daha var; o da cesareti. İnsan varlığımızı devam ettirmek için satın aldığımız birçok şeye aslında ihtiyacımız yok. Kötülük işte burada başlıyor. Sürekli maddi şeylerin tuzağında olan birinden iyilik üretmesini bekleyemeyiz. Sistemi kuranlar bizi de bu şekilde kuruyorlar. Asıl büyük savaş bu. Dünyanın birçok yerinde patlak veren savaşlar ve kıyımlar sadece soylulaştırmadan ibaret. Sosyolojide geçen soylulaştırmanın ne olduğunu açıklarsak: “Soylulaştırma (İngilizce: gentrification), düşük gelirli grupların yaşadığı eski ve köhne mahallelere orta veya üst sınıf grupların yerleşmesiyle başlayan dönüşüm sürecidir. Bu süreçte konutlar yenilenir, yaşam kalitesi artar ama eski sakinler yükselen kira ve maliyetler nedeniyle yerinden edilir.”
Hepimizin başına gelebilir. Yine de bir çıkış yolu var: Herkesin zorunlu, önemli ve gerçek ihtiyaçları dışında satın almayı bırakması. Milyonlarca insan bundan bir seneliğine vazgeçsek ne olur? Bizi, bizim paramızla esir eden sistem çöker. Onlar bunu bildiği için şirketlerinin en büyük gider kalemi reklam. Satın almaya olan aşkımızın sürekliliğini bu şekilde sağlıyorlar. Onları alt etmek istiyorsak; gerçek ihtiyaçlarımızı tekrar gözden geçirmeliyiz. Satın alma üzerine kurulu bu sistemin tamamen dışına çıkmalıyız.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: