Alışkanlıklarımız çoğu zaman hayatımızı otomatik pilota alıp her daim teyakkuzda yaşama zorunluluğumuzu ortadan kaldırır. Sırtımızı yaslarız ve çok güveniriz onlara. Hep aynı rutini tekrarlamak bize kendimizi daha bir güvende hissettirir. O yüzden hep aynı yemeği tercih eder, aynı tip ayakkabılar alır, aynı tür müzikler dinleriz. Yaşam koşullarımız hep aynısı olsun isteriz. Hatta hayatımız iyiye doğru gittiğinde bile eski alışkanlıklarımızda ayak diretiriz.
Değişim deyince de ödümüz patlar. Acelecilikle her şey aynı kalsın isteriz. Kaçırdığımız için hayıflandığımız fırsatlar var ya, onlar işte bu sabırsızlığımızın açık bıraktığı kapıdan biz daha ne olduğunu bile anlayamadan çıkıp gider. En vahim durum ise sabit fikir haline getirdiğimiz düşüncelerin beynimizde kireç tabakası gibi taşlaşmasıdır. Bir köşeye çekilip de ruhumuza yük olan hangi fikirleri içimizde taşıyoruz diye gözden geçirme zahmetine girmeyiz. “Armut piş, ağzıma düş.” şiarıyla çevremizden kalıp halinde devşirdiğimiz düşünceleri ısıtıp ısıtıp koyarız sorunların önüne. Bu da yetmezmiş gibi içimizde bir yerlerde saklı olan bir varlık değişimimizin önüne geçmek için bize sürekli “Bak, sen daha dün böyle düşünmüyordun. Ayıptır sözünden (fikrinden) dönülür mü?” diye bize baskı yapar.
İç seslerimiz çok tehlikeli olabilir; çünkü onun söylediklerini zihnimize ne zaman ve nasıl nakşettiğimizi çoğu zaman net olarak hatırlayamayız. Belki bir filmde, belki sokakta, belki de reklamlarda duyduğumuz saçma sapan, bizim aleyhimize çalışan bir fikri yerleştirdik bilinçaltımıza ve onu yaşam prensibimiz haline getirdik. Bu yerleştirdiğimiz saçmalık beynimizi darmadağın ederken bir yandan da hayatın içinde bizi etkisiz hale getiriyor olamaz mı? Pek ala olabilir. Toplumun enjekte ettiklerini bir kenara bırakalım, neredeyse ağzımızın içine giren reklamlar bu konuda bir hayli özensiz ve acımasız olabiliyor. Hele de “Ancak dehşet pahalı ürünlerin (mücevher, tatil, araba…) sahibiyseniz mutlu olabilirsiniz.” türünden reklamlar…Bunlar iç dünyamıza sızıp “Madem bunlara ulaşamıyorum, ben insan değilim.” kanısı bile oluşturmuş olabilir bizde. Bunca insanın neden gösteriş yaptığını sanıyoruz?
Sesli düşünelim: Bizi mutsuz ve değersiz hissettiren hangi zehirli düşünceleri taşıyoruz içimizde? Bazen boyun eğiyoruz ya insanlara, neden yapıyoruz bunu, hangi düşünce tetikliyor bizi? Mesela, hiç yapamayacak durumda olduğumuz halde hangi kök inanç bizi bir iyiliği yapmak zorundaymışız gibi hissettiriyor? Tam adım atacakken, tam çıkışa yönelmişken hangi alıştığımız düşünce bizi ensemizden tuttuğu gibi geri çekiyor ve döndürüyor yolumuzdan?
Taşıdığımız düşünceler de alıştığımız mekanlar gibidir. Hani ilk başta sevmediğiniz bir mekânı alıştığınız için sonra özlersiniz ya, tam da aynı nedenle sizi engelleyen düşünceleri de bu yüzden benliğinizde bir inanç olarak saklarsınız, ondan kopmak istemezsiniz. Etrafını kalın tellerle çevirdiğiniz bir konfor alanı gibidir, oradan çıkmak istemezsiniz. Yıllar yılı oluşturmuşsunuzdur, kötü bir dostluk gibi size zarar vermeye başlasa da kesip atamazsınız. Birkaçıyla örneklendirelim: “İnsanlara hep yardım etmelisin.” Yardım edersin, edersin…Yardım edilecek öyle çok durum ve öyle çok insan var ki yetişemezsin. Ettiklerine de yaranamazsın. Sonra da küsersin hayata hep seni sömürüyorlar diye. “Güler yüzlü olmalısın.” veya “Nazik olmalısın.” Bir bakarsın insanlar nezaketini güçsüzlük olarak görmeye, seni de kolay lokma olarak algılamaya başlamışlar bile.
Zordur fikrinden dönmek. İnsanlar sızlanarak size “Eskiden böyle değildin, değiştin.” diye sitemler yağdıracak. Tüm insanlığa ihanet ediyormuşsunuz hissine de kapılabilirsiniz. Zihninizdeki kancaları bir bir çıkaracaksınız, sancılı olacak elbet. İlk kez sizin başınıza gelmiyor, biraz motive oldunuz mu tamamdır. Rahmetli Barış Manço’nun dediği gibi: “Bir gün dönsem sözümden / Düşerim dost gözünden / Dünya dönüyor dostlar / Bir sözden dönsem çok mu / Devran dönüyor dostlar / Ben dönmüşüm çok mu” İnsanı bayağı bir güdülüyor değil mi?
Değişim, en çok kendi içimizde başlatmak zorunda olduğumuz bir süreçtir. Bunu yapmazsak hayatın azgın sularına kapılıp oradan oraya sürüklenirken tüm ömrümüzü neden mutsuz olduğumuzu anlayamadan tüketiriz. Yazık değil mi?
Saygılar, sevgiler…
Yorumlar
Kalan Karakter: