Çocuklarımız bambaşka bir dil konuşmaya başladılar. Bırakın bizim dilimizi konuşmayı, uzak evrenlerdeki gezegenlerden gelip dünyamızı istila etmek isteyen, kılık değiştirmiş uzaylılar gibi bir insana ait olamayacak kadar tuhaf bir dille iletişim kuruyorlar. Dönüşüyor, evriliyorlar. Anne ve babaların işleri başlarından aşkın, hayat mücadelesinin içinde çocuklarıyla yakından ilgilenme şansları yok ve çocuklarımız bir bir elimizden alınıyor. Bu topraklarda yaşıyorlar; ama bizim vatandaşlarımız gibi değiller. Dil yanlışlarını birazcık düzeltmeye çalışsan burun kıvırıp onlar sizi beğenmiyorlar; trendlerin böyle olduğunu, artık kimseciklerin o eski ve modası geçmiş dili kullanmadığını söylüyorlar. Galatı meşrular etraflarında uçuşurken canım dilimizi de eğip büktüklerinin bilincinde değiller. Biraz daha üsteleyince “Dünya küçüldü, biz dünya vatandaşıyız.” diyerek olmadıkları yerde olduklarını sanıyorlar. Dilleri bozulunca, kültürleriyle bağları kopunca dünyadaki değerlere entegre olduklarını düşünüyor olmalılar. Alışveriş yapabilecekleri, çalışmadan rahatlıkla yaşayabilecekleri, her daim ağlara bağlı kalabilecekleri bir dünyanın vatandaşı olmak en büyük hayalleri. Güzel dilimizi kullanmak çok da önemli değil onlar için. Zaten kullanamıyorlar da, konuştukları Türkçeden bambaşka bir dil.
Mesela “.ha!”yı şaşırma ünlemi olarak kullanıyorlar. “Hayır çocuğum, bu büyük baş hayvanlar için kullanılan bir ifade.” diyorsun, şaşırıyorlar. Kız arkadaşıyla sohbet ediyor “ulan” diye söze başlıyorlar. Soruyorsun, on dakikalık bir debelenme sonucu verdiği yanıttan bunu bir hitap sözcüğü olarak kullandığını anlıyorsun. Sokakta yürürken kulak kabartıyorsun, deyimler ve atasözleri hak getire. Zaten küfrü deyim sayıyorlar. Lise öğrencisi üç genç yürüyor önümde; ikisi yakışıklı oğlumuz, bir tanesi hanım bir kızımız. Erkek çocuklarımızdan biri arkadaşının vurdumduymazlığına pek içerlemiş “Dünya yıkılsa bu …’e takmaz hiçbir şeyi.” diyor rahatlıkla. Hep birlikte kahkahayı basıyorlar. Bu gülüşmeden sonra dozu artıyor cehaletin ve diğer oğlumuz babacan bir sevecenlikle “O öyledir, …’na …duğumun çocuğu.” diye yapıştırıyor nükteyi ve hepsi birlikte gülme krizine girerek kaldırımda taşkın taşkın yerlere savruluyor, katılıp kalıyorlar. Onlar da haklı tabi, ellerine kâğıt kalem almayı zorunlu kılmazsak olacağı bu. Okuma alışkanlığı diye yırtınıp duruyoruz ortalarda, etrafınızdaki gençlerden birkaçına sorun bakalım en son ne zaman düşünceleriyle baş başa kalıp kâğıdı kalemi almış eline. İnsan onlara “Mektup yazıyor musunuz?” diye sormaya bile cesaret edemiyor. Gözlerini belertip “Bu ne ilkellik!” der gibi bakıyorlar. Malum mesaj kanalları var, bir iki sözcükle ifade-i meram edebildiklerini sandıklarından onlara göre çok gereksiz bir saçmalık yazmak. Flörtleşmelerinde bile yazıyı kullanmıyorlar. Sadece parmakları telefonların üzerinde gidip geliyor.
Yazarak düşünmeyen bir nesli hayal bile edemiyorum, etmek istemiyorum. Bir kâbus gibi. Maalesef gençliğimizin çoğu şu an bu durumda. Herhangi bir kurumdan veya işletmeden yazılı olarak istediklerini talep etme yetisine sahip değiller. Onlardan sonra gelecekler, onların yetiştirdikleri daha da kötü olacak. Yazamayan, okumayan yeni bir tip bir gençlik fışkıracak her yerden. Yazılı ifadenin yerini imojiler, okumanın yerini de sesli kitaplar almaya başladı bile. Genç bir arkadaşım eşinin kitapları ne kadar sevdiğini anlatıyor geçenlerde, hem de ballandıra ballandıra. İnsan seviniyor haliyle. Hangi tür kitaplardan hoşlandığını soruyorum, birkaç yazar adı sıralayınca sevincim ikiye katlanıyor. Epey bir sohbetten sonra iş kitapları nasıl temin ettiğine geliyor. “İndiriyor.” deyince, her halde dijital kitap diyorum, razı oluyorum, sevincim gölgelensin istemiyorum. “Kitap okuyucu mu kullanıyor?” diye sorduğumda “Yooo, dinliyor.” cevabını alınca donup kalıyorum. Sesli kitap dinliyormuş meğerse eşi ve hastasıymış. Yani dinlemeyi okumayla bir tutuyor. Belki bunu da kabul etmeliyiz hiç yoktan iyidir, diye. En azından kaliteli sözcükler değiyor kulaklarına insanların. Böyle avutalım bari de geleceğe ait endişelerimiz artmasın. Ve görmezden gelelim kitapların kaval dinler gibi dinlenmekte olduğunu. Şaka bir yana çocuklarımızın en büyük güçlerini ellerinden alıyoruz, gelecekte onları silahsız bırakıyoruz. Toplumsal çürümenin en büyük belirtilerinden biri yozlaşmış bir dildir. Günlük hayatın bir uzantısı olan belirleyici sınavlara bakmak durumun vahametini görmek için yeterli. Çocuklarımızın büyük bir bölümü ana dillerinden bile sıfır çekebiliyorlar sınavlarda. Derhal bunun tedbirini almak zorundayız. Elbette bazı çalışmalar yapılıyor; fakat bunca yıl okullarda dirsek çürüten çocuklarımıza en azından bir yıl boyunca yoğunlaştırılmış ana dili eğitimi vermeyi düşünemiyoruz hala. Çünkü gerçekçi gözlerle bakmıyoruz durumun aciliyetine. Bundan sonrası toplumsal çözülmeye doğru gidiyor. Hiç firesiz kültürümüzün aktarıcısı olan güzel dilimizi çocuklarımızın zihinlerine nakşetmek zorundayız, hem de hiç zaman kaybetmeden.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: