Çok saygıdeğer bir hocamız vardı, Ahmet Çoban. 19 Mayıs Üniversitesi’nin en zarif edebiyatçılarından biriydi diyebilirim. “En büyük okul bizzat toplumun kendisidir.” diye nazikçe uyarırdı arkadaşlarımızla uyumlu çalışamadığımız zaman. Kulakları çınlasın demeyi çok isterdim; ama hocamızı elim bir trafik kazasında kaybettik ne yazık ki. Onun bizi aydınlattığı yıllarda okuldan mezun olabilmek için bitirme tezi verirdik. Tezimin “Senaryo ve Yapım” konusunda olduğunu söyledikten bir iki gün sonra altı tane kitabı sınıfa getirip önüme koyuverdi. Kitaplarla işim bittikten sonra odasına götürdüm ve bana “Onlar sende kalacak.” deyince masasına bıraktığım kitapları tekrar çantama koydum, ne diyeceğimi bilemedim, sadece teşekkür edip çıktım. Bir hafta sonra bitirme tezimden bir kopya da ona yaptırıp özenle ciltlettirdim ve götürdüm. “İşte tam karşılığını şimdi aldım.” dedi. 2005’teki vefatını öğrendiğimde o sözünü ahşap bir isimliğe yazdırıp masamın üzerine özenle koydum: “En büyük okul bizzat toplumun kendisidir.”
Yıllar içinde öğrenci velilerimle tanışa tanışa eğitimin gerçekten de bireysel değil toplumsal bir süreç olduğunu anladım. Ailenin, ailenin yakın çevresinin alışkanlıkları nasılsa çocuklarınınki de pek farklı olmuyor. Anne babalarımız yaşadıkları zorlukları çocukları yaşamasın diye onların eğitim hayatında çok başarılı olmasını istiyorlar; ama işin içinden kendilerini sıyırarak okullardan çok şey bekliyorlar. Halbuki çocuklarının aldıkları eğitimin başlangıç noktası bizzat kendileri. Bir çocuk eğitim savaşına başlamadan önce bütün silahlarını ailesinde donanıyor. Ana dilinden tutun da öğrenme yaklaşımlarının tümünü aileden ediniyorlar. İdeallerini bile çevresinde gördüğü insanlardan kopyalıyor çocuklarımız. Bu yönüyle bakılınca eğitim konusunda bizden öncekileri daha başarılı buluyorum. Çünkü onlar hayatın bizzat kendisini bize okul haline getirdiler, aynı şeyi biz yetiştirdiğimiz yeni nesle veremiyoruz ne yazık ki.
Bizim yetiştiğimiz dönemde eğitim; birbirimize aktardığımız bir miras, paylaştığımız bir hazineydi. Mahallemiz okul gibiydi. Sadece anne babalar ve kardeşler değil, komşu çocukları da birbirine sahip çıkar, büyükler küçüklerin tüm bilgi eksikliklerini keyifle giderirlerdi. Kim neyi iyi biliyorsa bir sonraki afacana öğretirdi. Sadece mahalleler değil, akrabalar ve arkadaşlar arasında da böyle bağlar vardı. Şu an baktığımda bu sosyal ağların tamamen birbirinden koptuğunu görebiliyorum. Bırakalım komşuları veya akrabaları, eğitimli anne babalar bile çocuklarının ne öğrendiği veya öğrenemediği ile ilgilenmiyor. En azından şöyle defterlerinin, kitaplarının ucundan çekip göz ucuyla dahi olsa bakmıyorlar ne yaptıklarına.
Tüm bunları bir kenara bırakalım, en önemli eğitim alanının ev olduğunu bile unuttuk. Her evde bir gürültü, tantana. Çocuğumuzu odasına çalışsın diye gönderirken biz salonumuzda televizyonun başına kuruluyoruz. Yahut cep telefonlarımızla ömrümüzü törpülerken çocuklarımızı buna şahit ediyoruz. Aynı ortamda biz çocuk olsaydık neyi ne kadar öğrenebilirdik acaba? Çocuklarımız akşamları televizyonların ve cep telefonlarının kapatıldığı; gazete, dergi ve kitapların okunduğu ortamları hak etmiyorlar mı sizce? Onlara “Git odana ders çalış.” diyerek ebeveyn olma sorumluluğumuzu yerine getirdiğimizi mi sanıyoruz? Karınları tok, sırtları pek diye daha mı iyi yetişecekler? Bunun öyle olmadığını birçok kez gördüm; ama bir tanesini hiç unutmadım: Bir kız öğrencim vardı, maddi durumları da oldukça iyiydi. Çok da tatlı, zarif ve akıllı bir çocuktu. Bir sürü zayıfı vardı; şaşırıyordum. Veli toplantısında babasıyla konuşuyoruz durumunu. Adamcağız biraz mahcup “Hocam, bu çocuk için her türlü imkânı sağladık, inanın. Bir gelip görseniz, odasına televizyon ve bilgisayar bile aldık.” dedi. Saygıdeğer babamız kendine gelsin diye “Ses sistemi de kurdurup bir de disko topu da yerleştirseydiniz odasına bari.” diyemedim tabi ki, nazikçe uygun çalışma ortamıyla ilgili birkaç kelam ettim sadece. Sorunu kızımızla hallettik, önce odasından televizyonu çıkarttı ve bilgisayarı da sadece dersleri için kullandı. Sene sonu biraz toparladı; ama hedefinin çok uzağına düştü.
İyi bir eğitim, anne babalardan başlayıp toplumun tamamının sorumlu olduğu bir süreçtir; bundan hiçbirimiz kaçamayız. Hem şu anki toplumsal başkalaşımlar çocuklarımızı bizzat bizim gözetmemizi gerektiriyor. Yoksa istemediğimiz ellere bile düşebilirler. Gözümüzün bebeği yavrularımızın zihinlerinin böyle ortamlarda heba edilmesini istemiyorsak ellerimiz her zaman onların sırtında olmalı.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: