Boğazımıza kadar siyasete battık, batırıldık. Bundan çok ivedi bir şekilde sıyrılmamız gerekiyor. Herkesin kendi beğenisi doğrultusunda bir haber kanalı var, ona yapışıyor, diğerlerini yok sayıyor.
Hayatın tadını aldılar, rengini soldurdular. Siyasete bu kadar bulaşmak, her köşe başında siyaset konuşmak en başta siyasetin kendisine de balta vuruyor. Kimsenin kimseyi dinlemediği yerde sohbetlerin, konuşmaların ne anlamı var? Dikkatli bakarsak dinliyormuş gibi görünen birkaç kişinin sabırla bekleyişinin sebebinin de karşı tarafın düşüncesini anlamak için değil ona bir tane yapıştırmak için olduğunu görebiliriz. Mutsuzluk ve umutsuzluk her yeri sardı, hatta kaldırım taşlarımızın altına bile doldu, yaşama sevincimizi yok eden bir canavara dönüştü.
Biz sıradanların durumu böyle de ya etkin ve yetkinlerimizin durumu nasıl? Gündemin değişmesini dört gözle bekliyor, değişir değişmez de “İşte bu!” deyip televizyon ve bilumum sosyal medya kanallarına dağılıyor, bir koltuktan diğerine yerleşip dillerine pelesenk ettikleri birkaç terennümü bir orada bir burada şakıyorlar. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, ortalık siyaset uzmanı ve ekonomistten geçilmiyor.
Hepsi kendilerinden o kadar eminler ki fikirleri biricik. Onlar kameraların karşısında böyle heybetli heybetli otururken insanın aklına bir sürü soru düşüyor: “Saygıdeğer hocalarım kötü olduğunu söyledikleri gidişat karşısında neden bir araya gelip ortak bir çözüm bulmuyorlar? Niçin halkın arasına karışmıyorlar? Her daim orada burada konuşmalarının asıl sebebi ne? Katıldıkları programları sonradan oturup izlemiyorlar mı?” Sesimiz onlara ulaşmıyor, onlarla aramızda ses geçirmez yüksek duvarlar var. Bu duvarlar sadece bizleri duyup görmelerini engellemiyor, birbirlerini de görüp duyamıyorlar ki hep aynı konunun etrafında dönüp duruyorlar. Ne gönüllere su serpebiliyor ne bizlere moral verip içimizdeki umutları şahlandırabiliyor ve ne de güzide halkımızın içine girip onları bilgilendirebiliyorlar. Bu kadar tartışınca daha mı uzman oluyorlar acaba? Söylemeye dilim varmıyor; ama galiba biraz da bizleri küçümsüyorlar. Yoksa dertlerimizi dert eyler, taraftar amigosu gibi davranacaklarına içinden çıktıkları halka, yani bizlere biraz kulak verirlerdi.
Tabi ki, birbirini dinlemeyenlerin halkı dinlemesi biraz ütopya henüz. Oysa ne güzel halkımız var. Yeter ki elini omuzuna koy. İlerledik, ilerledik diyoruz. Teknolojik ilerlemeyi ilerleme sayarsak öyle görebiliriz. Ama bence geriliyoruz. Özellikle de bu konuda, aydınların (Aydın olduklarını söyleyenlerin demeliydik.) halkı sahiplenmemesi konusunda çok geriledik. Tek tük de olsa çocuklar bile farkında bunun. Bir gün derste Tanzimat Dönemi edebiyatını anlatmaya başladım, lise üçüncü sınıf konusu. “Tanzimat Edebiyatı topluluğu, Osmanlı'da halkı eğitme ve bilinçlendirme amacı güden ilk edebi hareket olarak öne çıkar. Bu dönemin sanatçıları, sadece yazılı eserlerle değil, aynı zamanda konferanslar, gazete yazıları ve kamu görevleri aracılığıyla da halkla doğrudan iletişim kurmayı hedeflemişlerdir.” diye anlatmaya başlayınca heyecanla parmak kaldırıp “Hocam, ne kadar gerilemişiz, artık hiçbir aydının böyle bir derdi kalmadı.” demişti. Söylemek istedikleri vardı, içine hapsetmesini istemedim ve bu konuda bir sunum hazırlayıp bizimle paylaşmasını rica ettim. Birkaç gün içinde hazırladı ve hepimize anlattı.
Onun sunumundan aktarıyorum: “Tanzimat Edebiyatı’nın Halka Yönelik Eğitim Misyonu: Şinasi; Tercüman-ı Ahval gazetesini çıkararak halkın fikir dünyasını geliştirmeye çalıştı. ‘Halk için edebiyat’ anlayışının öncüsüdür. Namık Kemal; Vatan, hürriyet ve millet kavramlarını halka anlatmak için hem yazdı hem de konuşmalar yaptı. Özellikle tiyatro oyunlarıyla halkı bilinçlendirmeyi amaçladı. (Onun ‘Vatan yahut Silistre’ oyunu bahane edilerek tiyatrolar İstibdat Yönetimi tarafından kapatıldı.) Ziya Paşa; Valilik yaptığı dönemlerde (özellikle Konya ve Adana’da) halkı eğitmeye yönelik çalışmalar yürüttü. Ahmet Mithat Efendi; ‘Yazı yazarken halkın anlayacağı şekilde yazın’ diyerek halkı eğitici romanlar ve makaleler kaleme aldı. Aynı zamanda konferanslar ve dersler verdi.
Konferanslar Nerede ve Nasıl Verildi? Bu dönemde konferanslar genellikle Darülfünun (İstanbul Üniversitesi’nin öncülü) gibi eğitim kurumlarında, valilik ve belediye binalarında, tiyatro salonlarında halka açık şekilde düzenlenirdi. Bu etkinlikler, halkın Batı’daki fikir akımlarını tanıması, özgürlük ve birey kavramlarını öğrenmesi için önemli bir araçtı.” Devamında bu acılı coğrafyanın tüm dönemlerini ele aldı. Kurtuluş Mücadelemiz ve cumhuriyetimizin kuruluşundaki o coşkuyu, “Halka Doğru” hareketini o dönem aydınlarının yaptıklarının üzerinden öyle güzel anlattı ki hepimiz nefeslerimizi tutarak dinledik onu.
O zamanki halka bakışla şimdiki arasında dağlar kadar fark olduğu artık sır değil. Şimdilerde “halk” deyince akıllara oy sandığına oy atan seçmenler mi geliyor? Vatandaşımız artık sayıdan, bir yüzdelik dilimden mi ibaret? Kapladıkları yüzdelik dilim değil de bizzat kendileri ne zaman önemsenecek? Programlarda uzman diye mikrofon uzatılanlar Tanzimat ve cumhuriyet aydınları gibi ne zaman halkımızı gerçekten görecekler? Kendini aydın olarak görenler sahaya inip elini güzel halkımızın omuzuna koymadıkça herkes umutsuz ve mutsuz olmaya devam edecek, kendini yalnız ve çaresiz hissedecek.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: