Samsun’da Rusları ilk kez bir şeyler satarken gördüğümde öyle şaşırmıştım ki. Kendilerine tahsis edilen yerde serdikleri bezlerin üzerinde para edebilecek neleri varsa getirmiş satıyorlardı. Zamanla tezgâhları ve tenteleri oldu.
Şimdiki “Yabancılar Çarşısı” adını almamıştı henüz bulundukları yer. Ben o zaman üniversite son sınıf öğrencisi olduğumdan hem çalışıyor hem de okuyordum. Okulumu bitirince yeniden sınava hazırlanıp edebiyat okumayı da planladığım için pek zamanım olmuyordu gezip tozmaya; ama bambaşka bir kültürle temasta olmak cazip geldiğinden oraya ayıracak vakit buluyordum mutlaka. İlk aldığım şey en az orası kadar ilginç bir nesneydi: Çok güzel bir büyüteç. Yaklaşık yetmiş yaşlarında bir bey efendiden almıştım. Benim işletme bölümünü bitirdikten sonra edebiyat okuma planım için aldığımı öğrenince fiyatta da bayağı bir indirim yapmıştı. Öyle büyük bir sevgiyle sarmıştı ki gazete kağıdına, onun gösterdiği özenden anlamıştım ki bazı eşyalar maddi karşılığının üzerinde değer taşır. Osmanlıca öğrenirken en büyük yardımcım olan bu güzel büyüteç hala masamın üzerinde durur, benim de en kıymetlimdir. Onu görmek hayata biraz içerlememe (kendini bu kadar güzel yetiştirmiş bir insana en değerli eşyalarından birini sattırabilecek kadar acımasız olduğu için) neden olsa da ne zaman bir konuyu öğrenmeye çalışırken zorlansam ondan güç alırım. Zira bana onu elleriyle teslim eden eski sahibi mükemmel derecede Almanca, İngilizce ve Fransızca konuşuyordu.
Her dönemde, her yerde insanların hayatları bir şekilde pazarlanıyor. Bunun da bize normal görünmesini sağlıyorlar. Sanayi devriminden bu yana (üretim arttığından beri) duygularımızı tezgâha yatırdık. “Anne Sevgisi”, “Baba Sevgisi”, “Aşk” …Çok fazla maddelemeyelim ki yanlış anlaşılmayalım. Zira bazen insan konuştukça batabiliyor. Beni yanlış anlamalarını istemediğim en önemli kitle de kendi yağıyla kavrulmak zorunda olan esnaf kardeşlerim. Sanırım öyle günlerde daha çok satış yapıyorlardır. Tersini düşünmek de mümkün, tek güne sıkıştırıldığı için belki de daha az satış yapıyorlardır, kim bilir? Başka türlüsünü denemedik ki. Mesela annelerimize sadece anneler gününde değil her fırsatta hediye alsak, esnafımız daha çok kazanmaz mı? O kadıncağızların hakkı yok mu başka günlerde de hediye yüzü görmeye? Zaten her anneler gününde mutfak hediyesi almaktan muztaripler. Babalarımızı sormayın gitsin, onlar da kravata veya bir çift çoraba mahkûm. Tabii hediyenin küçüğü büyüğü olmaz. Onların da bir günü var sadece. Kutladın kutladın, yoksa bitti gitti. Sanki onun dışında babalarımız iskele babası.
Bu günlerin kutlanmaya başlamasının güzel öykülerini dinleyince insan ikna oluyor iyi bir şey olduğuna. Oysa tek temel sebebi talep yaratıp daha çok para kazanmak. İş paraya döküldüğü zaman duygularımız haraç mezat satılmış oluyor sistem tarafından. Manevi değerlerimize dokunuyorlar, onları cisimleştirerek bir hediyeye sıkıştırıyor ve bize belli başlı hediyeleri almayı dayatıyorlar. AVM’ler ortaya çıktıktan sonra işin şirazesi iyice kaydı zaten. Her şeyi daha büyük bir iştahla pazarlayabiliyorlar. Hatta kendi markalarının reklamını bile sizden para alarak size giydiriyorlar. O marka diye kasıla kasıla bir bluz alıyoruz, adamların kocaman logoları üzerinde. Hiç değilse fiyatta biraz indirim yapsalar bunun için. Her şeyi pazarladıkları gibi kendi markalarını bile pazarlayan küresel firmalarda vicdan arayamayacağımıza göre katlanacağız artık bu alengirli işlere. AVM’ler ve alışveriş temelli yaşam uzun süre hükmünü sürdüreceğine göre boyun eğmek zorundayız onların her istediğine(!) Bu müsriflik abidelerinin yaratıcısı mimar bile yaptığı şeyin ne hale geldiğini kederle görerek bu dünyadan göçüp gitmişken biz paramız yokken bile almaya ve borçlanmaya tam gaz devam.
AVM’lerin yaratıcısı Victor Gruen Nazilerin Avusturya’yı işgalinden hemen sonra ülkeden kaçan Viyanalı bir mimar. Üstelik de sosyalist. Adamcağızın niyeti bambaşkaymış. İnsanların rahatlıkla yürüyebileceği üstü kapalı agora tarzı mekanlar yapmak istiyormuş. Gettolara sıkışmış insanları gerçek şehir merkezlerinden daha planlı, hayali ve konforlu bir şehir merkezinde gezdirmekmiş niyeti. İlk yaptığı binada Avrupa tarzı bir meydan varmış. Yapıyı bu yüzden dışarı dönük değil de içeri dönük olarak tasarlamış. Üstü kapalı olmasına ve kışın ısıtılıp yazın da klimalarla soğutulmasına karar vermiş. Böylece de insanların daha çok sosyalleşebileceğini düşünmüş. Hayatının son yıllarında Viyana’ya geri dönen ünlü mimar, şehrin orta yerine dikilen kütük gibi AVM’lerin esnafı işinden etmesini görünce kahrolmuş. Ölümünden kısa süre önce kendisiyle yapılan röportajda şöyle demiş: “Bana sık sık alışveriş merkezinin babası diyorlar. Babalığı kesin olarak reddetmek isterim. Bu gayrimeşru yapılara nafaka vermeyi reddediyorum. Onlar şehrimizi mahvetti.” Bu günleri görseydi sadece şehirlerimizi, esnafımızı değil tüm dünyadaki kültürel dengeleri de yerle bir ettiğini çekincesiz söylerdi. Duygularımızın haraç mezat satıldığını görse belki de kederinden ölürdü.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: