Bir uçurumun kıyısında gibiyiz, müsebbibi de biziz. Öyle görünmüyor; fakat şu an yaşadığımız tüm kötülüklerin asıl çıkış noktası bizim zihnimiz. Sorun şu, hapsolduğumuz ömrün içinde tarihi sorumluluklarımızı göremiyoruz. Sanki sabah dokuz, akşam beş mesaisi için dünyaya geldik, gayrısı bizi pek ilgilendirmiyor. Sonsuza kadar bu mesainin içinde yoğrulalım, kafamızı önümüze eğip diğer her şeyi görmezden gelelim. Tarihi dönemlerin bir parçasının da bizlerden müteşekkil olduğu gerçeğine gözlerimizi kaparsak kıyamet bile kopsa rahat ederiz. Zamanımızın olaylarının içinde dikkatlerimiz başka yöne çekildiğinden midir yoksa gün gün yaşadığımız için bağlamı kopardığımızdan mıdır nedir “Aslında neler olup bitiyor?” diye sorgulamak aklımızdan geçmez. Merak etmeyin, bizden öncekiler de sorgulamadılar. Teknolojik bağımlılık bu kadar ilerlemeye devam eder, ipleri tamamen yapay zekanın eline verirsek bizden sonrakiler daha beter bir boşlukta yaşayıp her şeyden bihaber olacaklar. Bunca bedava teknolojinin gözümüzün içine sokulması da bu yüzden değil mi zaten? Sosyal ağ. Örümcek ağı mı, yoksa üzerimize attıkları ağ mı belli değil.
Ah bir görebilsek, ne kadar çok sorumluluğumuz var. Bizse kendimizi tarihin içinde küçücük bir nokta gibi görüp bir şeyleri değiştirmeye gücümüzün yetemeyeceğini düşünüyoruz. Hatta düşündürülüyoruz. “Dünyayı sen mi kurtaracaksın?” hepimizin zaman zaman yüzüne tokat gibi yediği bir replik değil mi? Bazen de otomatik pilota bağlı gibi reflekslerimizle anında reddedişe yelteniyoruz. Nereden geldiği belli olmayan, içselleştirdiğimiz, gerçek gündemden çok uzak, gözlerimizi kör eden karar mekanizmalarıyla yaşayıp gidiyoruz.
Bilinç altımızı oya oya işlenmiş kurgusal gerçeklerle doldurdular, kendi fikirlerini sabitlediler. İşine gelenler de var tabi içimizde. Bazılarımız birilerinin yönlendirdiğini bile bile sahte gündemi takip ediyor ve nereden hayır gelecekse o tarafa doğru çeviriyor yolunu. Bu konuda bir hayli ustalaşmışlar. İçleri boşaltılmış, yalnızca hayattan alacaklarını düşünenler. Son tahlilde her şeyin çuvallamasına sebep olanlar. Onlara sorsanız “Biz böyle düşünüyoruz.” diye kişilik haklarını savunurlar. Oysa düşünmüyorlar, tıpkı yumurtadan yeni çıkan bir civciv gibi hareketli ve bereketli olduğunu gördüklerinin peşine takılıyorlar. Hatta o kadar rahatlar ki, peşine takıldıkları insanlar bugün böyle, yarın şöyle diye fikir değiştirse; mazeretler silsilesiyle bağlı olduklarını haklı çıkarıyorlar. Sonuç; ortada kuru bir tantana ve biz adına gündem diyoruz. İşte tarihin seyri bu noktada bizim aleyhimize dönüyor.
Şu an yaşadıklarımız sadece alt fona yerleştirilmiş bir vokal; ama volümü o kadar yükseltildi ki o yüzden asıl melodiyi duyamıyoruz. Fareli köyün çocukları gibi takılmışız bir kavalın peşine gidiyoruz; ama nereye? Malum, bunca masal sadece çocuklar için yazılmadı. Bizlerin de bir an önce büyüme, bir yetişkin sorumluluğuyla kendi bakış açımızın dışına çıkma zamanımız gelmedi mi? Dünya çapında alınan kararları biliyor muyuz? Bu kararlarla bizlerden neler eksiltiliyor farkında mıyız? Dur demezsek, bugün yapabildiğimiz, yarın yapamayacağımız neler var?
Üniversitede okuduğum yıllarda zaman zaman ufak tefek işlerde çalıştım. Ön muhasebe işiyle uğraşıyorum, boşluk bulduğum her an yanımda taşıdığım kitaba göz gezdiriyorum. Müşterimiz olan emekli bir öğretmen abimiz vardı. Birkaç kez kitap okuyuşuma denk geldi. Sonra da her gelişinde bana kütüphanesinden iki, üç kitap getirdi hediye olarak. Okuyup okumadığımı da çay içerken sohbetlerimiz esnasında kontrol ediyordu, okuduğumu anlayınca büyük bir rahatlama hissediyordu. Mahcup olduğumu, neden hiç eli boş gelmediğini sordum. O da bana bir soruyla karşılık verdi: “Kızım, çok paran olmasını mı istersin yoksa hayatı anlayabilen biri mi olmayı istersin?” Sorusunu yanıtladım: “Hayatı anlayabilen bir insan olmayı tercih etmesem şu an burada olmazdım.” O cevaptan sonra bana yaklaşık iki yüze yakın kitap daha verdi Hasan Öğretmenim.
O gün olduğu gibi bugün de hep hayatı anlamanın gayreti içinde oldum; ama çevremdeki boş vermişliği her gördüğümde şu soru belirir zihnimde: İnsanoğlu küçük detaylara takılıp kalır da neden büyük resmi göremez? Bunu hiç çözemedim. Şu dünyada hayatı anlamaktan, tarihteki akıştaki yerimizi fark etmekten daha önemli bir işimiz olabilir mi? Neden işin kolayına kaçıyoruz da hep alıştığımız şeylerin, alıştığımız insanların peşine takılmayı yeğliyoruz? Gerçekten olan biten ne ve kurgulanmış dünya bizi nasıl manipüle ediyor? İnsan olmak bu soruların yanıtlarını verecek kadar zor; ama buna mecburuz, bundan sorumluyuz.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: