Çocuklarımızı küçük hedeflere kilitleyerek en büyük zararı onlara biz veriyoruz. Koydukları hedeflere ulaşamayacaklarını söyleyerek henüz menzile doğru ilk adımlarını atmadan vazgeçiriyoruz.
Çok karşılaşıyorum, bu tutum oldukça yaygın. Hepimiz karşılaştık zaman zaman ve maalesef gerçekçilik kisvesi altında herkes birbirine aynı şeyi yapabiliyor. Hedeflerinden bahsedip hayallerini paylaşanlara o işin neden başarılamayacağı büyük bir özenle ve teferruatıyla anlatılıyor. Gözlerdeki heyecan sönüyor, uçmaya hazır kanatlar düşüyor. Zavallı girişkenin ruhunda öyle çentikler açılıyor ki bir daha o konuda ağzını bile açamıyor. Biz karşı tarafa bakalım, bunu yapanların gayesi ne? Korkular kalpten kalbe bulaştırılınca bir rahatlık çöküyor herkesin üzerine; çünkü bildik düzen tıkır tıkır işliyor. Bunu bir başkasına yapanların bir kastı yok karşıdakine, aynını kendilerine de yapıyorlar, kendilerini de korkutuyorlar sürekli. Yaşamak ve üretmek cesaret ister, insan kendi cesaretini kaybedince karşısındakinin cesaretini kırarak hayatına anlam katmaya çalışır. Dijital hapishanelerin duvarlarının iyice yükseltildiği günümüzde toplumun en önemli ihtiyacı kendine sahici dünyada hedefler koyan ve onun için alın teri dökmeye hazır bireyler yetiştirebilmek; eskilerin tabiriyle “görev adamı” Yüreğini ve onurunu kendine arkadaş edinip yarınlara hizmet için yollara düşmüş gençlerimizi neden yolundan çevirelim? Milyonlarcası burnunu ekrana yapıştırıp sanal dünyada kaybolmayı göze almışken içlerinden birkaç tanesi bir şeyler yapmak istiyor. Böyle gençleri tanıyınca büyük bir mutluluk duyuyorum.
Yolda izde rast geldiğim gençlere hedeflerini sormak adetimdir, hele de elinde kitap veya dergi taşıyorsa. Lise Caddesin’den Bulvar’a doğru çıkıyorum, önümde koltuğunun altına sıkıştırdığı bir edebiyat dergisiyle bir kızımız yokuşu tırmanmaya çalışıyor. Bir vitrinin önünde durup bir şeylere bakıyor. Yanına gelince ben de durdum, “Merhaba!” diye bir girizgahtan sonra epey lafladık. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümü son sınıf öğrencisiymiş, bir kafede de garsonluk yapıyormuş. En büyük hayali bir dergide öyküsünün yayımlanmasıymış; ama onu bundan vazgeçirmişler. Özellikle de ailesi, çünkü onun hayal kırıklığı yaşayıp üzülmesini istemiyorlarmış. Yani tamamen onun iyiliği içinmiş. Vakit geçirmek için edebiyatla ilgilenilebilirmiş; ama onun dışında büyük hayallere kapılmamalıymış. Annesinin tabiriyle “Oturduğu yerden yapabileceği sigortalı bir iş bulsa yeterliymiş.” Bu konuda kendisinin ne hissettiğini sordum. “Yapabileceğime inanıyorum aslında,” deyince “Yap o zaman,” diyerek gülümsedim, vedalaşarak yokuşu tırmanmaya devam ettim. Bir an arkama döndüm ve yüzündeki tatlı tebessümü gördüm.
Böyle çocukları neden vazgeçiririz acaba? Neden hedeflerini küçültmelerini, hatta yok etmelerini isteriz? Çoğumuzun hayata bakışı budur da ondan. Hedeflerimizi kırparız. Sadece büyük hedefleri kendimize yakıştıramadığımız için mi? Hayır, yegâne sebep bu olamaz. En önemli sebep başaramamaktan korkmamız. Kollarımızı sıvayıp bir işe girişmezsek hayal kırıklığından ve yetersizlik hissinden yırtmayı başından garantileriz. Güzel bir savunma mekanizması. Büyük hedeflerin taşıdığı riskleri başımızdan savuşturmanın en kestirme hali. Dile kolay, “Ya başaramazsam?” korkusu hepimizin içini kemirir durur. O yüzden hedeflerimizi kendimize inandığımız kadarına indirgeriz. Bu ölçü bilinç altımıza çevremiz tarafından yüklenir. Büyük hedeflerimizden vazgeçtikçe özgüvenimizi de güvence altına almış oluruz. Zira büyük hedeflerin peşinden gidenler toplumda hedef tahtası haline getirilir. Hele de sıfırdan başlıyorsa büyük bir ihtimamla uğraşılır, laf sokulur, alay edilir, küçük düşürülmeye çalışılır. En güvenilir seçenek anında vazgeçmektir. Hem kaybetmekten en çok korktuğumuz şeyin, saygınlığımızın cebimizde kaldığına da emin oluruz.
Büyük hedefler koymak ortaya çıkıp kendi varlığını sere serpe insanlara göstermektir. Bir meydan okuyuştur, hayatla boy ölçüşmektir. Sahneye çıkmak gibi bir şeydir. Malum, bizler pek sevmeyiz herkesin gözlerinin önünde bir şeyler sergilemeyi, bir nevi sahne korkusu da diyebiliriz. Yoksa büyük hedefler koyup başarmayı kim istemez? Hepimizin gizli gizli hayalini kurduğu bir ideali vardır. Ama velakin, hayal kurmaktan öteye gidemediği için hep hayal olarak kalırlar. Çünkü idealler adım atılmadıkça öyle kalır, sadece hayal. Gerçi bunun da insana kattıkları yadsınamaz; ama hep hayal kurup bunu hayata geçiremiyorsak ideallerimiz de bir süre sonra buhar olur, uçar gider.
Hayallerimizden vazgeçmeyi, hedef küçültmeyi çevremiz başımıza kaka kaka bize öğretir. Tıpkı o kızımız gibi. En acınası yanı, en yakınlarımızın, anne ve babalarımızın bunu yapması, yapabilmesi. “Bunu nasıl yaparlar, bize bunu nasıl layık görürler?” noktasına gelenlerin fark ettiği çok acı bir gerçek var: “Anne babaların çocuklarını ürünleri gibi görmesi.” Ne yazık ki “Biz yetiştirdik, biz büyüttük, üzerlerinde her hakka sahibiz,” mantığı ulus olarak geleceğimizin üzerine karanlık bir gölge gibi çöküyor.
Elbette saygıdeğer anne ve babalarımız çocuklarına tavsiye ve öğüt verecekler, elbette iyilikleri için onlara yol gösterecekler. Ama bir çocuk veya genç büyük şeyler hedeflemişse ve bu yolda cidden bir şeyler yapmaya çalışıyorsa, niçin hedeflerini küçültelim, onları neden daha azına razı edelim? Üstelik de mutsuz olacağını bilerek. “Ben bunu yapabilirdim, siz engel oldunuz,” diye sitem etmeleri de oldukça olası. Geçen zaman geri alınmıyor, gençlerimiz bu noktaya geldiğinde böyle bir şeyi duymayı nasıl göze alacağız?
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: