İnsanoğlu biraz nankör sanırım, ne yazık ki sahip olduklarının kıymetini ancak kaybedince anlıyor. O sınıra gelene kadar da zorluyor da zorluyor. İlişkilerimizi ele alalım, iyi niyetleri suistimalde üstümüze yok. Birileri ellerini verince boydan boya koluna, hatta mümkünse varlığının tamamına talip oluyoruz. Aç gözlüyüz, yetinmeyi bilmiyoruz. Aldıkça alıyoruz, verdiler mi daha çok versinler istiyoruz. Çağın alnımıza yapıştırdığı maddi ve manevi bir doymama halinde bulunuyoruz hep.
Dileğimiz tüm herkes bizimle ilgili olsun, hayatları bize tabi olsun. Bu kafada olunca da her şey bir nesne, bir piyon halini alıyor düşüncemizde. Onu oraya koy, bunu buraya koy; elimizle yerleştiriyoruz gibi insanların hayatlarıyla oynayabileceğimiz zannına kapılıyoruz. Tüm dünyaya isteklerimize göre düzen verebileceğimizi düşündüğümüzden birilerini bir kıyıcıkta unutabiliyoruz. Bir eşya gibi, bir nesne gibi. İhtiyacımız olduğunda da dönmeye çalışıyoruz sanki kendine ait bir hayatı, bir akışı yokmuş gibi.
Bu iştahlı patolojik durumumuzdan bütün çevremiz nasibini alıyor. Küçük çıkarlar için oynadığımız oyunlar neticesinde elimize geçenlerle kaybettiklerimizi kıyaslayamayacak kadar densiz olabiliyoruz. Güven kaybını telafi edebileceğimizi düşünebilecek kadar aymazız. Oysa güven kaybının yarattığı iç kırıklığının telafisi olmaz.
Beterin beteri durum da farkında olmadan kendi çocuklarımıza da bu şekilde davranıyor olabilmemiz. Onları eleştiriyoruz, düzeltmeye çalışıyoruz ya. Belki de bunu yapmaya kendimizden ve bu noktadan başlayabiliriz. İnsanları hayatımızın küçük nüansları haline getirme alışkanlığıyla çocuklarımızı da bizim devamımız veya el altındaki birikimlerimiz olarak görüyoruz ya değiller. Hayallerimizi, bu dünyada gerçekleştiremediklerimizi sırtlarına yükleyeceğimiz bineğimiz hiç değiller. “Benim oğlum(veya kızım) …olsun da bize bakar” diyene çok rastladım, rastlıyorum maalesef. Her şeye vakıf olma isteğiyle söyleyebiliyoruz bunu demek ki. “Ne var, onlara emek veriyoruz.” diyenler çıkar mı bilmiyorum. Cevabım hazır: “O zaman onu dünyaya getireceğinize emeğinizi başka bir şeye verseydiniz madem. Mesela bir şirket kurabilirdiniz yaptığınız masrafla ve geri dönüşü daha garanti olurdu.” Bu nesneleştirme iştahımızı onların üzerinden çekmeyi becerebildikçe başka alanlara kaçmak zorunda kalmayacak yavrularımız. İnternet bağımlısı olmayacaklar, kötü arkadaşlara ve alışkanlıklara sığınmak istemeyecekler.
Özgün yetenekleri ve benzersiz kişiliklerini geliştirmeye değil de “Benim istediğim şey olsun.” fikriyle onları eğitmek istiyorsak nafile, geri teper. Böyle niyetlerle kendimize yakın tutmaya, baskı uygulamaya çalıştıkça içlerinde kocaman bir boşluk ve hayal kırıklığıyla isyan edip bizden uzaklaşabilirler. O boşluğu da maazallah hiç de iyi şeylerle doldurmazlar.
Tam tersini de yapabilirler. Tüm isteklerimizi iyi evlat olma uğruna otomatik olarak yerine getiriyor; ideallerini ve tutkularını kalbine gömerek bize sessizce boyun eğiyorlar diyelim. Hadi hayatın içinde uyanıp bize “Dur!” da demediler farz edelim. Hep birilerinin işaret etmesiyle menzile koşmaya alışmış bir birey çıkmaz mı ortaya? Hayatı üzerinde karar veremeyen, birisi yönlendirmeden adım atamayan biri olmaz mı?
Maalesef toplumumuz böyle gençlerle dolu. Ya bir isyan halindeler yahut karar mekanizmalarını kilitleyip birilerinin veya bir şeylerin onları yönlendirmesini bekler durumdalar. Zaten avuçlarının içinde onları sahte ve cicili bicili bir hayata davet eden bir cihaz var ve nereye doğru çekiliyorlar pek belli değil. Hep kızıyoruz ya onlara (bendeniz de dahil) başka rüzgarlara kapılıyorlar diye, ya gidecekleri başka bir yer olmadığını düşünüyorlarsa? Veya gerçekten böyle bir yer, böyle bir kucak bırakmıyorsak yavrularımıza?
Çok zor değil mi? Muhteşem bir denge durumunda olmak ve çoğu zaman çocuklarımızla ilgili arzularımızda frene basmak zorundayız. İleride vicdanımızın “Kuş gibi hafif” olması için kuşlar gibi olmalıyız belki de: Onların kanatlarını güçlendirmeli ve gidecekleri uzak diyarlara uçmaları için onları yüreklendirmeliyiz.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: