En sevilmeyen insan mı olmak istiyorsunuz? Sürekli insanlara hakaret eden biri olmanıza, birisini yaralamanıza, taammüden cinayet işlemenize gerek yok. Hatta bu sonuncusunu yaptığınızda insanlar sizin o noktaya nasıl geldiğinizi düşünüp “kader mahkûmu” diye size acıyabilir bile. Bunların hiçbirisi sizin nefret edilen biri olmanızı sağlayamaz. Doğruları hiç eğip bükmeden birinin yüzüne söyleyin, sizden kötüsü olmaz. Bunu yaptığınız insan yıllar sonra söylediğiniz o gerçeği kabul etmiş olsa bile siz belleğinde kötü biri olarak kalmaya devam edersiniz. Birçok güzelliğinin yanında bizim insanımızın en zayıf noktası budur işte: Yüzüne tüm gerçeklerin söylenmesini kabul edemez. Nezaket sınırlarını aşmasanız, kırıcı olmasanız dahi büyük kırgınlıklar doğurur bizde doğrucu olmak. Hepimiz masal kafasına sahip olduğumuzdan en basit gerçeği ifade ederken bile doğrudan söze giremeyiz, masallardaki kadar süslemek zorunda kalırız. Durumu bir masalla izah etmeye çalışalım o zaman:
“Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Vaktin birinde, bir ülkede zenginliği ülkesinin sınırlarını aşan bir sultan yaşıyormuş. Sultanın üç tane birbirinden güzel kızı varmış. Bir gün kızlarının kendisini ne kadar sevdiğini öğrenmeyi arzu etmiş sultan. Önce en büyük kızını yanına çağırmış, ‘Beni ne kadar seviyorsun?’ diye sormuş. En büyük kızı başlamış methiyeler düzmeye: ‘Sevgili babacığım, sizi gökyüzündeki güneş kadar seviyorum.’ Sultan pek bir memnun olmuş onun bu benzetmesinden, bir sürü hediyeyle ödüllendirmiş kızını. Sonra ortanca kızını yanına çağırtmış. Bu sefer aynı soruyu ona da yöneltmiş. Ortanca kızı: ‘Babacığım, sizi okyanuslar kadar çok seviyorum,’ demiş. Sultanın göğsü kabarmış bu yanıtı duyunca, ona da bir sürü hediye bağışlamış. Nihayetinde en küçük kız çıkmış sultan babasının huzuruna. Biraz tuhafmış bu kızcağız. Pek konuşmaz, konuşunca da kalbinde ne var ne yok dökermiş ortalara. Biraz düşündükten sonra babasına ‘Sizi tuz kadar seviyorum babacığım,’ deyince sultan babası çok şaşırmış. ‘Nasıl yani, şu bildiğimiz, sıradan tuz kadar mı?’ demiş ve kızının gönlünde böyle sıradan bir madde kadar yer ettiğini duyunca hiddetlenmiş. ‘Tiz bunu gönderin mutfağa da orada biraz çalışsın ve babasının değerini anlasın.’ demiş. Tabiatı gereği hiçbir şeye şaşırmayan prenses sessizce takip etmiş adamları ve sükûnet içinde gün boyu yemekleri pişirmek için mutfaktakilere yardım etmiş. Akşam yemeği vakti gelmiş, sofralar donatılmış, eğlencelikler hazırlanmış. Devlet işlerinden bir hayli yorulan sultan ilk kaşığı hızlıca çorbasına salınca, ‘tuuu’ diye tükürüvermiş. ‘Bunda hiç tuz yok,’ demiş. Sonra diğer yemeklerde de aynı şey olunca sultan tüm gün mutfakta yemek pişirmek için aşçılara yardım eden kızının ona verdiği dersi anlamış. Kızını yanına çağırtıp onun gönlünü almış.”
Tabi bu masal olduğu için gönül alma kısmı bizim gibi ölümlüler için pek de geçerli değil. Bizde bu kadar yalın bir biçimde hiçbir şey dile getirilemez. En iyi niyetle söylenmiş çıplak gerçeklere tahammülümüz olmadığından öyle kimsecikler ders falan da almaz. Gerçekliğe ve birbirimize kulaklarımız tıkalı olduğundan birbirimizi dinlemektense masal niyetine süslü yalanları dinlemeyi tercih ederiz. Birileri kötü bir şeylerin gelmekte olduğunu anlatabilmek için gerçekleri söylediğinde hepimiz o insana düşman kesiliriz. Varsa yoksa alıştığımız ve sevdiğimiz sözler. Olan bize oluyor, ortalarda cirit atan bin bir türlü hokkabaza yakayı kaptırıyoruz. İyileri kötü, kötüleri de iyi diye lanse edebiliyorlar. Yalanı doğru, doğruyu da yalan diye yutturabiliyorlar. Gerçekler eğilip bükülürken parlatılan her şeyden gözlerimiz kamaşıyor. Masal dinlemeye meraklı zihnimiz yüzünden daha kolay lokmayız, toplumumuz büyük yalanların içine daha kolay çekiliyor.
Bu durumumuz yüzünden dünyadaki diğer milletlerden daha fazla sanal dünyaya sığınıyoruz. Küreselcilerin işlerini kolaylaştırıyoruz, bizleri yalanlarla oyalayıp yavaş yavaş altımızdaki halıyı çekiyorlar. En korkunç felaketler başımıza gelirken bizler magazinsel sorunlarla kahrolabiliyoruz. Sosyoloji ve antropolojiyi pek önemsemiyoruz; ama birileri bizi avuçlarının içine almak için gayet iyi faydalanıyor bu iki bilimden. Bizi bizden çok daha iyi tanıyorlar, işlerini yapabilmek için tanımak zorundalar. Tüm zaaflarımız, güzel yönlerimiz, hepsi ellerinde. Fiilen işgal etmek zorunda değiller, verdikleri IP numaraları aslında birer pranga. Hepsi tek noktadan veriliyor ve bizler hakkında istedikleri tüm bilgiye sahipler. Özgürlükten bahsedebilmek için öncelikle dijitalde kullandığımız tüm teknolojinin bizim tarafımızdan üretilmesi ve IP numaralarının yine bizim tarafımızdan verilmesi gerekmez mi? Onların masallarını dinledik, uyuduk ve artık uyanmamızın zamanı gelmedi mi? Masumuz, kimsecikler hakkında kötü şeyler düşünmüyoruz, misafirperveriz, insanları ayırt etmiyoruz, cömert olduğumuz için elimizdekileri herkesle paylaşıyoruz. Lakin bizim iyi yönlerimizi bize karşı kullanıyorlarsa herkese karşı bu kadar iyi niyetli olmaya gerek var mı? Onların teknolojilerini her işimizde bu kadar büyük bir güvenle kullanmakta iyi mi ediyoruz? Kâğıt üzerindeki her şeyi dijitale aktarmak iyi bir fikir mi? Bizi bu konuda sürekli uyaran bilim insanlarımızın bir bildiği olabilir mi? Bu kadar bedava peynir sunuyorlarsa önümüze bir fare kapanı koymuş olabilirler mi?
Bu soruların yanıtlarını bir an önce bulmalı ve kendimiz için olmasa da çocuklarımız için bu masal kafasından bir an önce çıkmalıyız.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: