Her devirde insanların büyük korkusudur zindanlara atılmak. Mahpusluk söz konusu olunca en büyük açmazımızı gözden kaçırıyoruz: Sadece kendi varlığıyla meşgul olmak; yani dışarıdaki dünyaya gözlerini kapatarak kişisel alanına hapsolmak. Gündem kulağımızın dibinde davullarını çalıp bizi bize mahkûm ederken koskoca devirlerin kapanıp yenisinin açıldığını göremiyoruz. Hatta bence Orta Çağ’ın karanlığında dahi yüzyılımızın insanı kadar dünyadan bihaber değildi insanlık. Sözüm ona bunca haberleşme araçlarımız var; ama hiçbiri bir işe yaramıyor.
Gerçekler sentetik bilgilerden oluşmuş devasa bir okyanusta cam bilyeler gibi dibe batıyor bizler görmeden. Asıl niyetimiz gözlerimizi açmak değil çünkü. Bir de her şeyi bildiğimizi sanıyoruz; zira elimizin altında sorularımıza (yalan yanlış) anında yanıt veren bir sistem var. Alanımız daralsın diye de egolarımızı da şişirdikçe şişirdiler “Sen eşsizsin, sen benzersizsin,” diye. Hatta popüler bir şarkı bile yaptılar, her yerde zihnimize kazındıkça kazındı. “Benden bir tane daha yok. Ben tekim ve muadilim yok.” Herkesin hoşuna gitmese de istemsiz öğrenme diye bir şey olduğundan kulağımıza belki oradan da bilinç altı kayıtlarımıza girdi çoktan. Çoğunu onların yarattığı kafamızın içinde binlerce biz, mutluyuz. “Başka insanlara ve başka dünyalara ihtiyacın yok,” fikrini iyice benimsettiklerinden zihnimizin içine tıktılar bizi. Oradan çıkmak da işimize gelmiyor pek, çünkü çok rahat. Elimizde çağın oyuncakları saatlerce kalabiliriz, kimseye dert anlatmak zorunda değilsin, ne kadar büyük kolaylık. Hem kim uğraşacak kukumav kuşu gibi saatlerce “O mu, bu mu?” diye fikir yürütmek için. Merakımız söndü, bize sunulan yetiyor, bir yerlerde bir şeyler aramak derdimiz yok. Ters köşe soru soranımız kalmadı. Hiçbir şeyin üzerinde düşünmüyor, anlatılandan anlatılmayanı çıkartma gereği görmüyoruz.
Oysa tüm gerçekler anlatılanların içine yerleştirilen boşluklarda gizlidir. Sherlock Holmes olmasak da biraz dikkat ve çabayla saptırılmış gerçekliklerin en azından bir kısmını yakalayabiliriz. Beyhude bir uğraş gibi görünüyor; ama bunca sahtekarın bizleri rahatlıkla dolandırabilmesinin en önemli nedeni sorgulayıcı düşünme yetimizi kaybetmemiz. Beynimizi bir düğmesine basıp çalıştırdığımız çamaşır ve bulaşık makinemiz gibi kullanmaya kalkıyoruz. Durumların ve olayların ardında yatan nedenler üzerinde kafa yormaktansa kafamızı duvara vurup patlatmayı yeğleyeceğiz neredeyse.
Beyin tembelliğimiz sayesinde zahmetsizce ikna ediyorlar bizi. Sonuçta hem rahatlıkla dolandırılıyoruz hem de zaman zaman kötü niyetli insanların maşası haline geliyoruz. Mesela, sosyal medyada bir görüntü ya da bir bilgi yayılıyor, bizim inandığımız değerlere yakınsa hemen paylaşıyoruz. Doğruluğunu ve gerçekliğini hiç araştırmadan, üzerinde bir lahza düşünmeden. Maalesef her konuda da aynı tavrı sergiliyoruz. Bu yüzden ele geçirilmemiz çok kolay ve hep yeniliyoruz. Hangi tip düşmanla karşılaşırsak karşılaşalım onu yeneceğimiz yegâne an, durumu veya olayı gözden geçirip sorguladığımız andır. Tabi bunu yaparken de objektif olmalı, yani kendi değerlerimizi bu işin biraz dışında tutmalıyız. Yoksa bizi o değerlerden yakalayıp paspas gibi ezip geçerler.
Bize zamanla unutturdular; aslında bizim toplumumuzun en önemli geleneğidir sorgulamak. Kırkını geçkin olanlarımız hatırlar, bir işe soyunmadan önce üzerinde düşünmemiz gerektiği büyüklerimiz tarafından tembihlenirdi. Önemli bir adım atılmadan önce bir düşünme süreci bırakılırdı, bir fikrin olgunlaşması için zaman tanınırdı. Hem birey olarak hem de ulus olarak bizi bunun dışına attılar; ama asıl geleneğimiz tefekkür etmektir. Bu konuda birkaç ata sözünü yad etmemiz yeterli: “Son pişmanlık fayda etmez.” “Atılan ok geri dönmez.” “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker.” “Akıllı söylemeden düşünür; akılsız düşünmeden söyler.” “Aklına geleni işleme, her ağacı taşlama.”
Gözümüze çektikleri perdeyi çekip almak ve etrafımıza örülen duvarları yıkmak için atalarımıza danışmakta fayda var. Onlar düşünmeden eyleselerdi, biz şimdi neylerdik? Sorgulamak kötü bir şey olsa bize hiç miras olarak bırakırlar mıydı? Bu mirasa sahip çıkıp gelecek nesillere aktarmak zorundayız. Yapılacak ilk iş de düşünce fukarası haline getiren teknolojik esaretten çocuklarımızı bir an önce kurtarmak.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: