Doğanın, bizi yok edeceği yalanını uzun zamandır alttan alta bize işlemeye çalışıyorlar. Bu korkuyu içimize yerleştirmek isteyenlerin bazı amaçları var. El çabukluğu ve hokus pokusla dünyayı istedikleri şekilde dizayn ederlerken bizler onları görmeyelim istiyorlar. Güya bizler için endişeliymiş, bizlere acıyormuş gibi davranıyorlar. Ama minicik çocukları açlıktan kırmaktan, onların kanlarını akıtmaktan hiç rahatsız değiller.
Alttan alta işlerine devam ediyorlar ve sözüm ona öngördükleri dünya felaketleri kendi yeni dünyalarının senaryosundan başka bir şey değil. Bizleri bu senaryoyla korkutup oyalarken uygun gördükleri yere (akıllı şehirlere) hissettirmeden sürüklüyorlar. Gri, üst üste yaşamak zorunda kalacağımız, iğrenç şeyleri besin diye (yapay et ve böcek başta olmak üzere) tüketeceğimiz, yapay zekâ ve insansı robotlar tarafından kontrol edileceğimiz bir dünya… Hepimize ne kadar distopik ve uzak görünüyor değil mi? Ama ne yazık ki asıl gerçeklik bu! Doğayla ilgili güvenlik hissimizi sarsarlarken yavaş yavaş onların bize layık gördüğü yaşam biçimlerine hapsoluyoruz. Birçok süper devletin yaptığına bakmamız yeterli. Madem dünyanın iklimi bozuluyor; madem hava, su, tabiat kirleniyor, niçin süper devletler Paris İklim Anlaşması başta olmak üzere birçok anlaşmadan çekildi. Onlar yapınca dünya kirlenmiyor mu? Bazı ülkeleri yeni dünya düzenine adapte ederlerken kendileri niçin bunun dışında kalıyorlar? Asıl savaş görünmeyen bu cephede. Hani bir yandan “Tabiat yok oluyor,” diye bas bas bağırıyorlar ya, bombalar altında ölen çocukların çığlıklarını, açlıktan kırılan insanların inlemelerini bastırmak için. Yoksa insanlığı düşündükleri falan yok.
Zaten istedikleri şeyi büyük bir ölçüde başardılar, tabiat olaylarıyla karşılaştıkça doğayı kendimize düşman olarak görmeye başladık. Doğaya duyduğumuz güvensizlik nedeniyle hazırladıkları her düzeneğin içine gönüllü olarak gireceğiz. Binlerce yıl önce yaşayan ilkel insanlar kadar korkmamızı istiyorlar doğadan; ondan uzaklaşmamızı, belki de nefret etmemizi. Böceğinden, hayvanından, soğuğundan, sıcağından, işinden gücünden, zorluklarından nefret edelim. Onlar da bizi istedikleri deliklere tıksınlar. Yeni yetişen gençliğe sorun bakalım, tarım işinde çalışmayı düşünürler mi? Yahut köyde yaşamak isterler mi? Çocuklarımızın zihinlerinden böyle bir alternatifi söküp aldılar. Hepsi şehirde, çok katlı binalarda ve konfor içinde yaşamak istiyor.
İnsanlık için nimet olarak sundukları ve reklamını ballandıra ballandıra yaptıkları akıllı şehirlerde yaşam koşulları çok kötü olacak. Oradan çıkamamak bir yana güneş yüzü görmeyeceğiz, yüksek binalar yüzünden tek bir esintiyi yüzümüzde hissedemeyeceğiz. Yaşam koşullarımız çok daha ağır olacak ve tabiri caizse tam bir hapishanenin içinde olacağız. İnsanoğlu yürümek ve hareket etmek için yaratılmıştır, sürekli oturup makinelerin bize hizmet etmesi için değil. Yürümek ve merdiven çıkmak gibi basit ve manuel işler yapamayacağız kafamıza göre. Dijitalle bizi kontrol edebildikleri için manuel işlerin hepsinden el çektirecekler. “Zamanınız size kaldı,” gerekçesi komik. Bu zamanı nasıl kullanıyoruz? Kütüphanelerde dirsek çürüterek mi? Sanatta ilerlemek için mi? Dünya daha iyi bir yer olsun diye yeni yeni bilimsel gelişmelere ve projelere imza atarak mı?
Kökeni bize ait olmayan teknolojilerle tembelliğe ve rahata alıştırılıyoruz. Bugün insanlığın başına bir şey gelse kimsenin yerinden kıpırdayacak mecali yok hareketsizlikten. Daha şimdiden yaşam alanlarımız daraldı. Her yere kütük kütük dikey binalar büyük bir keyifle dikiliyor. Bu kadar dikey mimari habitatı bozmuyor mu? Yüksek binaların gölgeleri altında güneşe el çektirdik. Deniz kentinde yaşıyoruz, kaçımızın denizle bağlantısı kaldı? Canım denizi de şöyle bir kıyıcıktan görsek yetiyor. Öyle üst üste yığıldık ki denize inmek için engelli koşu misali binaları, trafiği, caddeleri aşıp kıyıya ancak ulaşabiliyoruz.
Henüz bu kadar ilerlememişken (tabi bazılarına göre ilerleme) rahatça deniz kıyısına iner, bir banka yerleşir kitap okurduk. Dost ve arkadaşlarımızla söyleşirdik. Özgürdük yani; hareket serbestliğimiz vardı. Şehrin hayatına karışabilirdik, bizsiz olmazdı şehir. Kafamızı yastığa koyar koymaz uykuya dalardık. En büyük kaybımız da bu olsa gerek, biyolojik saatlerimizi çökerttik. Bundan yirmi otuz yıl öncesine kadar elektrikli cihazların yattığımız odada olmaması gerektiği tartışılıyordu. Bugün dijital cihazlarımız bile açık vaziyette uyurken baş ucumuzda duruyor. Etrafımız dijital cihazlarla ve wi-fi ile kuşatılmış durumda. Bu dijital cihazlardan birini (mesela cep telefonunu) bir protez gibi bedenimizin bir parçası yapmaya kalksalar yadırgamayacağız. Yamru yumru yaratıklara dönüşmediğimize dua etmeliyiz. Tüm bunların ortasında bizler hala doğanın bizi bir gün yok edeceğinden endişeleniyoruz.
Oysa biz kendimizi yok ediyoruz, doğa biz olmadan da yaşar, onun bize ihtiyacı yok. Endişelenmemiz gereken tek şey insanlığın dönüştüğü yeni hal ve bize zorla dayatılmaya çalışılan yaşam biçimi. Gerçekten yapılmak istenileni görmek ve gözümüzün önünden çekilene bakışlarımızı çevirmek zorundayız. Bunu kendimiz için değil, hayatlarından ve sahip olduklarından ödünç aldığımız çocuklarımız için yapmak zorundayız. Gerçekleri görebilmek bile kurtuluşa atılan büyük bir adım olabilir.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: