Hayattan daima umuyoruz. Mutluluğu, refahı, güven içinde olmayı, yaşamayı…Sabaha, haftaya, sonbahara çıkabilmeyi…Bu umudun gölgesinde ihtiyaçlarımızı stoklayabiliyoruz. Stokladığımız kilolarca deterjan, kalıp kalıp sabun, paket paket çay, kap kacak vs. hep bu dileğin uzantısı. Onca şeyi alınca ertesi sabaha vasıl olabilecekmişiz gibi geliyor bize. O günü başımızdan kovabilecek, gelip çatmasına engel olabilecekmişiz gibi. Ne yaparsak yapalım ölüm bizim de kapımızı çalacak. Ne yazık ki herkes sanki ölümsüzmüşçesine boşa vakit geçiriyor, birbirini küçümsüyor, her şeye kadir olduğunu düşünüyor, diğerini yok etmeye çalışıyor. Şaşırtıcı ama; ölüm düşüncesiyle birlikte vicdanlarımızı da söküp atmışız.
Ben en çok ölümü unuttuğu için başkalarını hor görenlere şaşırıyorum. İşin dini ve manevi boyutuna hiç girmek istemiyorum, zira haddim değil. Daha ziyade birbirimize ettiklerimizle alakadarım; özellikle de hakir görme, küçümseme… Adam lüks aracından lütfedip janti kıyafetleriyle iniyor, elleri çalışmaktan çatlak çatlak olmuş yaşlı bir teyzemizin fikirleriyle dalga geçiyor. Nasıl mı? Şahit olduğum bir diyalogla anlatayım:
“Ne haber teyze?”
“İyilik oğul.”
“Ne yapıyorsun, tarla tapan işin nasıl gidiyor?”
“Eyi deycem emme, ayam (iklim, hava koşulları) eyice değeşti. Ekinlerle güneşin ucu birbirine denk gelmiyor.”
“Senin kafam almaz teyze, bunlar senin bildiğin işler değil.”
Biz bir şey söylemeden kendisine gösterilmeyen nezaketi yüce gönüllülükle karşısındakine gösteren teyze yapıştırıyor cevabı:
“Bu kadar orman hiç yağmur çekmez mi a oğul. Var bunda bir iş.”
Küresel şeycilere kapak olacak bu yanıttan sonra hepimiz tebessümle teyzenin ellerini öpüyoruz, kabalığın müsebbibi de öylece kala kalıyor. Utanmasam, dünyanın ahvalini çözmüş bu kadının ayaklarına kapanıp ağlayacağım. Adam, tozlu topraklı köy yollarında nasıl geriye döneceğini hesap ede ede kalabalıktan ayrılıp lüks aracına yollanıyor. Güya oralı, o insanların içinden çıkmış. Önemli biri, arabasına kadar ona eşlik edenlere dudak büke büke, sorduklarına zor şer cevap vererek ilerliyor tahterevallisine. Çemberinden çıkan bir avuç saçı titrek elleriyle içeri sokan teyze teşhisi koyuyor adama: “Buna bir hallar olmuş. Elimizde büyüdüydü, has oğlandı. Pılı pırtıyı düzeltince ölmeyecem sanıyo besbelli.” Olayı çözmüş teyzem. Birazcık rahata erince, insan ölümsüz sanıyor kendini. Bunca suç, haksızlık, insanın insana eziyetinin sebebi elimiz rahata erince ölümü göremeyişimizden başka ne ola? Onca şarkı böylelerine cevap olsun diye değil mi? “Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz/Sultan Süleyman’a kalmadı böyle/Hiçbir kitap yazmaz.” Bu sözler Aysel Gürel’in, rahmetle anıyoruz. Yahut “Ölümlü dünya, ölümlü insan. /Ha alim olsan, ha zalim olsan. /” Bu sözler de rahmetli Uzay Hepari’ye ait, ona da rahmet diliyoruz.
Onca sanat eseri, onca şarkı, onca kitaptan sonra elimizde kalan; ölümü yok saymamız. Eğer öyle olmasaydı bırakalım savaşları, ortalığın kan gölüne dönmesini nasıl incitirdi bir insan diğerini? Son zamanlarda sanal alem de hızlandırdı bu durumu. Ölümün de olmadığı bambaşka sanal bir alem yarattılar bize. Gerçek dünyaymış gibi oraya sığınmamızı sağlayıp sahte vaatlerle serotonin, dopamin, endorfin salgılatıyorlar bize, sadece belli bir vadeyi tüketmek için burada olduğumuzu unutturuyorlar. Maddi durumu iyi olanlarımıza kontrol zevkini, maddi durumu kötü olanlarımıza da sahte bir dünyaya sığınma mutluluğunu yaşatarak yapıyorlar bunu. Elimize teknolojiyi aldığımız her an gerçek dünyayla ve vicdanımızla bağlarımızı koparıyoruz. Zira sanalda birkaç can hakkın oluyor her zaman. Cep telefonlarını her çıkardığımızda bir kalkana sahip olduğumuzu sanıyoruz. Bizden önceki insanların feraseti ve bilgeliği kalmadı hiçbirimizde. Kedi videolarını kaydıra kaydıra sadece bilincimizi yitirmedik; atalarımızdan bize miras kalan gönül gözümüzü de kaybettik. Bizi alıp götürseler hiç haberimiz olmayacak. Bir gün toprak olacağımızı unutup birbirimize dünyayı dar ededururken ayağımızın altından ne halılar çekiliyor kim bilir? Nasırlı, kırış kırış elleriyle yaşlı bir kadın bize dünyanın başına gelenleri anlatmaya çalışırken biz dinlemeyeceğiz elbette. Çünkü elinde bir akıllı bir telefonu bile yok. “İklimimizle nasıl oynandığını,” göstermeye çalışsa da dinlemeyeceğiz onu. Tam bir uyku halinde, kızgın bir ırmağın içinde sürükleniyoruz. Hansel ile Gratel masalından feyz almışlar, sanal dünyanın şekerden yapılmış çatısının tadı damağımızda kaldığından eninde sonunda cadının kafesine kapatılacağız. Herkesin pişman olduğu, artık hiçbir şeyin düzeltilemeyeceği o ana geldiğimizde geriye dönmek mümkün olmayacak. Sanal ağlarda paylaşılan videoları geri çevirme şansımız olsa da hayatı geri saramıyoruz ne yazık ki. Korkulanlar olup bittikten sonra bir şeyleri düzeltemeyeceğimiz kesin. Onlar bize unutturmaya çalışsa da ölümlü yaratıklarız, bizden öncekiler gibi bizler de göçüp gideceğiz bu dünyadan, oradan geri dönüş yok. Tıpkı Yunus Emre’nin söylediği gibi: “Yalancı dünyaya konup göçenler/Ne söylerler ne bir haber verirler/Üzerinde türlü otlar bitenler/Ne söylerler ne bir haber verirler.” Gerekeni yaşarken yapmak zorundayız.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: