Okullar açıldı mı, açıldı. Hemen bir telaş başlar. Çocuğun heyecanı ayrı, velinin stresi ayrı. Ama itiraf edelim, çocuklardan çok biz ebeveynler heyecanlıyız.
Sabahın köründe kalkarız. Çocuğun saçını öyle bir tararız ki sanki sabah derse değil, Cannes Film Festivali’ne gidiyor. Beslenme çantasına koyduğumuz sandviçi özenle paketleriz, sanki NASA’ya astronot gönderiyoruz. Çocuğun yüzündeki ifade ise genelde aynı: “Anne, bu kadar abartmaya gerek yoktu…”
Okul kapısına gelince işler iyice karışır. Çocuğun ayağı geri geri gider, bizim elimiz kalbimize gider. Gözyaşı döken kim olur bilinmez: Çocuk mu, anne mi, yoksa “ben ağlamıyorum gözüme toz kaçtı” diyen baba mı?
Öğretmene teslim ettikten sonra da bitmez heyecan. Eve dönünce saat başı “Acaba şimdi ne yapıyor? Aç mı kaldı? Arkadaş bulabildi mi?” diye düşünürüz. Çocuk ise büyük ihtimalle teneffüste koşturuyor, simidini yarım saatte gövdeye indirmiş çoktan.
Ve günün sonunda çocuğu okuldan alırız. O an bütün kaygılar biter, yerini bir gurur alır. Çocuğumuz koca bir gün okuldadır ve dünya yıkılmamıştır. Biz ise bu süreçte yeni bir şey öğreniriz: İlk gün sendromu aslında velilerin sınavıdır.
Kısacası, okul heyecanı dediğimiz şey sadece çocuğun değil, bütün ailenin ortak macerasıdır. Çanta sırtında çocuk yürürken, biz görünmez bir çanta taşırız: İçinde kaygı, gurur, mutluluk ve biraz da “Bu kadar telaşa değer miydi?” sorusu vardır.
Yorumlar
Kalan Karakter: