Son dakika toplumuyuz, tabiri caizse “yumurta kapıya dayanmadan” bir sorunumuz olduğunun farkına varamıyoruz. Olumlu olarak düşünürsek “dayanıklılık”, olumsuz olarak düşünürsek “atalet” diye adlandırabiliriz. Aslına bakarsanız yüklendiğimiz stresler sonucu biraz da öyle olmak zorundayız. Belki de ruhumuzun ve bedenimizin mevcudiyetini koruma şeklidir, zira her daim teyakkuzda olmanın üzerimizde yaptığı müthiş baskıya dayanmamız mümkün olmadığından bir savunma mekanizmasına da ihtiyacımız var. Fazla uzatılmadığı sürece insana faydalı bir yöntem olarak zaman zaman kullanılabilir. Ama maalesef, bu aralar işi biraz ileri götürdük; durum “kabullenilmiş çaresizlik” halini almaya başladı. Herkes hiçbir şey değiştiremeyeceğine bir hayli emin. Tüm kapıları kilitledik. İçeri girip öz benliğimize sarılamadığımız gibi dışarı çıkıp da toplumumuzla da birlik olamıyoruz. Hangi alanda olursa olsun en kötü şeyi başımıza getirdik, kararsız kaldık. Çok muyuz, az mıyız? Kararsızız. Yapar mıyız, yapamaz mıyız? Kararsızız. Haklı mıyız, haksız mıyız? Kararsızız. Bu durgunluk, bu hareketsizlik halinden bir an evvel sıyrılıp kendimize olan inancımızı yeniden tesis etmezsek durum bize pahalıya patlayacak gibi görünüyor.
Eskiden bir düsturumuz vardı: “Herkes kendi kapısının önünü temizlesin.” Bu paylaşımla bütün sorunlardan milletçe kurtulmuş olurduk. Hem işe koyulma cesaretimiz de kırılmazdı, daha küçükken sorunların başını ezdiğimiz için de biter giderdi tüm karanlıklar. Çünkü bilindiği gibi “Başlamak bitirmenin yarısıdır.” Tabi bir işaret fişeği beklemiyorsanız. Bir kurtarıcı beklemek kadar insanı konfor alanına hapseden engelleyici bir düşünce şekli olamaz. Asyatik toplum olmamızın bir yan etkisi, emir komuta zincirini çok önemsiyoruz. Lakin devir değişti ve kendimizi yenilemeliyiz. Birinin başla komutunu beklemeden sorunların karşısına gerekiyorsa tek başımıza dikilebilmeli, içimizde kök salan bilmediğimiz alanda mücadele etme fobisini yenmeli, pes etme alışkanlığımızı tersine çevirmeliyiz. Böyle söyleyince bayağı kolay görünüyor değil mi? Aslında kolay da zaten. Birileri zor olduğunu düşünmemizi istiyor.
Sadece yürüyeceğimiz yolu gözümüzde büyütüyor, bazen de tam tünelin ucuna gelmişken geri dönüyoruz. Gençlerimiz de bizi modelliyor. Bir öğrencim vardı, Ömer. Patates kızartmasına bile şiir yazardı. Çocuğun içinden şiir taşıyordu. On ikinci sınıf öğrencisiydi, yaşından beklenmeyecek olgunlukta şiirleri vardı. Yeteneğini keşfedip bir de hazırda şiir dosyası olduğunu öğrenince bir yarışmaya hazırlayayım dedim. Benden çok o uğraştı, yeniden yeniden yazdı tüm şiirleri. İçimize sinecek hale getirmeyi başardık. Yarışmaya üç beş gün kala nasıl başarısız olacağına dair öyle teoriler ortaya atmaya başladı ki inanamadım. İki gün kala yarışmaya katılmaktan vazgeçti. Yani kendi kendini budadı çocuk. Daha sonrasında yarışmayı kazanan dosyayı inceleme şansım oldu. Şiirler Ömer’in şiirlerinin yanından bile geçemezdi. Jüri de iyi bir jüriydi, katılsa kesin derece alacaktı. Neden son anda vazgeçtiğini sordum. “Kendimden emin olamadım, mecbur olsaydım belki katılırdım.” dedi. İşte böyle beşikten mezara kadar sadece uçurumun kenarında kanatlanabilen bir milletiz biz.
Bu, bizim için iyi; bizi tüketmeye çalışanlar için ise kötü haber. Son dakikaya kadar yerimizden kıpırdamama halimize aldanmayın. İçimizde öyle bir aslan yatar ki uykudan uyandığında düşmanını bir sillesiyle yer ile yeksan eyler. Başımıza ne gelirse gelsin uçurumun dibini boyladığımız vaki değildir. Farklı meslek alanlarında çalışmış, yurdumuzun farklı bölgelerinde bulunmuş biri olarak binlerce insanımızı yakından tanıma şansım oldu. Bizdeki vurdumduymazlık, atalet gibi görünen duraksama ve hareketsiz olma hali; efendi bir millet oluşumuzdan kaynaklı tereddütten başka bir şey değil.
Devletimize saygılıyız, milletimizi seviyoruz. Büyüklerimiz bizi “Aman evladım, kimseyi rahatsız etme, herkese saygılı ol.” diyerek yetiştirdi. Suskun ve atalet içinde görünüyoruz ya tek sebebi bu. Yoksa milletimiz ne bu kadar uyuşuk ne de tüm sorunlarını, kendisine yapılanları göremeyecek kadar aptal. Hele de Samsun ve Karadeniz insanı gayet de bilekli çok şükür. Gerektiğinde kanatlanmayı da biliriz. Ve milletimiz tarihin her kırılma noktasında şanına yakışan şekilde çıkmıştır zorlukların içinden, adını da altın harflerle yazdırmıştır her döneme. Bunu biraz da yine o uçurumun kıyısına geldiğinde birbirine tutunmasına borçludur. Bu noktada sorulması gereken soru ise şudur: “Asıl bu milletin saygısını ve sevgisini kötüye kullananlar tarihe nasıl geçecekler?”
Sevgiler, saygılar…
APTAL DEĞİL SAYGILIYIZ
Yayınlanma :
16.12.2024 08:40
Güncelleme
: 16.12.2024 08:40
Yorum Yazma Kuralları
Lütfen yorum yaparken veya bir yorumu yanıtlarken aşağıda yer alan yorum yazma kurallarına dikkat ediniz.
Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı, suç veya suçluyu övme amaçlı yorumlar yapmayınız.
Küfür, argo, hakaret içerikli, nefret uyandıracak veya nefreti körükleyecek yorumlar yapmayınız.
Irkçı, cinsiyetçi, kişilik haklarını zedeleyen, taciz amaçlı veya saldırgan ifadeler kullanmayınız.
Türkçe imla kurallarına ve noktalama işaretlerine uygun cümleler kurmaya özen gösteriniz.
Yorumunuzu tamamı büyük harflerden oluşacak şekilde yazmayınız.
Gizli veya açık biçimde reklam, tanıtım amaçlı yorumlar yapmayınız.
Kendinizin veya bir başkasının kişisel bilgilerini paylaşmayınız.
Yorumlarınızın hukuki sorumluluğunu üstlendiğinizi, talep edilmesi halinde bilgilerinizin yetkili makamlarla paylaşılacağını unutmayınız.
Yorumlar
Kalan Karakter: