Millet olarak “masal kafası”na sahibiz, bu durumu ben iyi niyetli oluşumuza bağlıyorum. Dünyada hiçbir millet yok ki ona bir fikir gerekçeleri açıklanmadan sunulduğunda bizim kadar bağrına bassın. Çoğu zaman karşımızdakine ayıp olmasın diye bazen de sırf inanabilmek ihtiyacıyla masal dinlemeyi, kulağımızın dibinde avaz avaz bağıran gerçeklere tercih ederiz. Maalesef son tahlilde bizi sırtımızdan vuran, gerçeklere kulaklarımızı tıkamaktır. Bazılarının çıkıp da “Bu millet cahil, salak olduğu için her şeye inanıyor,” dediğine bakmayın siz. Bu kadar kolay ikna olmamızın altında çocuk kalbi taşımamız, merhametli ve affedici olmamız yatar. Birisi gelir, size düştüğü müşkülü iki gözü iki çeşme anlatır. Düşmanınız da olsa “Oh!” demez, “Vah, tüh!” deriz. (Elbette ki psikolojik bir sıkıntımız yoksa.) Zaten o yüzden değil midir “mağdur edebiyatı” yapanlar bizde baş tacı edilir. Ne yapsın insanımız “Koskoca adam iki gözü iki çeşme ağlıyordu,” diye konduramaz bunu yapana. Kim olduğuna bakmadan hemen kol kanat gereriz. Düşmanına bile bu merhameti gösterebilecek kadar iyi yüreklidir, bazılarının sandığı gibi “balık hafızalı” değildir milletimiz. Kötüden bile iyiliği umduğu için ne kaybederse kaybetsin karşısındaki ona bir adım gelince unutur, geride bırakmaya çalışır tüm yapılanları.
Onun için milletimize kolay ikna oluyor, balık hafızalı diye kızanlara şaşırıyorum, demek ki hiç tanımıyorlar içinde yaşadıkları Türk toplumunu. Mesela, yokluğu dibine kadar yaşasak da elimizdekiyle yetinir ağlayıp sızlanmayız. Diğer milletlere mensup olanların yaygarayı basacağı yerde biz sessizce sabır göstermeye çalışırız. Yakın tarihten bir örnekle aradaki farkı açıklamaya çalışalım: Vakti zamanında Almanya’ya sadece bizim ülkemizden göçmen işçi gitmemiştir; başta İtalya, Yunanistan, İspanya, Tunus, Fas ve hatta Güney Kore işçi göndermiştir. Ama çoğunlukta tutunan ve Almanya’yı yeniden ayağa kaldıran bizim vatandaşlarımız olmuştur. Çünkü bizim insanımız zorluklara direnmesini çok iyi bilir. Bu konuda yapılan sosyolojik araştırmalar ve filmler var. Sosyolojik araştırmaların yaptığı çarpıcı tespiti baş rolünü Hülya Koçyiğit’in oynadığı “Almanya Acı Vatan” ayan beyan ortaya koymaktadır: Değerli sosyoloğumuz Mübeccel Kınay’ın bulduğu teori, “tampon mekanizma”. Kırdan kente göç eden bireylerin oluşturduğu arada kalan yapı. Dayanışma ve köyden gelen ürünlerle şehirde tutunabilme yeteneği diye özetleyebiliriz. Bu mekanizma sadece bizim toplumumuza ait bir çözüm ve aynı zamanda büyük bir güçtür. Ben kendi çevremden biliyorum, aileden biri zor bir sürece girince büyüklerimiz hemen “Elimizdekini paylaşırız,” diye sorunu çözerdi ve paylaşırdık da. Bu özellik ve daha niceleri sayesinde başımıza ne gelirse gelsin hep ayakta kalmışız.
Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk sadece milletini çok sevdiği için “Türk Milletinin karakteri yüksektir. Türk Milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk Milleti birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir.” dememiştir. Bu aynı zamanda içinde yaşadığı milletin sosyolojik özelliklerinin bilinmesiyle söylenmiş bir ifadedir. Onun sosyolojiye olan ilgisi özellikle toplum yapısı, modernleşme ve eğitim konularına odaklanmıştır. Okuduğu ve üzerinde çalıştığı eserlerden bazıları şunlardır: “ ‘Cihan Muvazenesinin Bozulması’ Gustave Le Bon, ‘Madde ve Kuvvet’ Louis Bohner, ‘Düşünümsel Sosyolojiye Davet’ Pierre Bourdieu, ‘İdeoloji ve Ütopya’ Karl Mannheim, ‘Sosyolojik Yöntem Kuralları’ Emile Durkheim, ‘Sosyolojik Tahayyül’ C.Wright Mills, ‘Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’ Max Weber, ‘Türk Medeniyet Tarihi’ Ziya Gökalp, ‘Toplum Sözleşmesi’ Jean Jacques Rousseau, Fransa’da Ari Dillere Tekaddüm Eden Lehçenin Turani Menşei (Atatürk’ün özel ilgisiyle çevrilmiştir) Leon Cahun” Bu örnekler sadece üzerinde titizlikle çalıştığı bilinen kitaplardan birkaçı.
Bizim aziz, karakteri yüksek milletimizin gözleri gerçeğe kapalı değil sırtı kötülüklere dönüktür. Tarihin her döneminde eninde sonunda Yüce Türk Ulusu gerçekleri görmüştür. Gelelim milletimizin ivedilikle şu “masal kafasını” nasıl değiştirebileceğine? Sadece gerçekleri görme refleksimizi biraz daha uyandırmak icap ediyor; çünkü geçmişe oranla (teknolojinin de verdiği gazla) günümüzde her şey ışık hızıyla ilerliyor. Tüm kötülüklerin başına “yapay” sözcüğünün konulduğu bu dönemde hakikatin avuçlarımıza asla konulmayacağını ve gerçeklerin sabote edilip başka kılıklarda karşımıza çıkarılabileceğinin kafamıza dank etmesi lazım. Bir Avrupalı veya Amerikalı kurnazdır, gerçeklerin gözlerinin önünden çekilebileceğine ikna edebilirsiniz onları. Gerçeğin emekle ortaya çıkacağını bilir, her şeye mesafelidir. Düsturlarını Naom Chomsky’nin şu sözünden alırlar: “Hakikat sana sunulmuş bir hediye değildir, kendi çabanı gerektiren kişisel bir keşiftir.” Onlar, gerçeği bulmayı bile bir keşif, hatta bir eğlence olarak görürler. Eğitim sistemleri de içlerine bir kurt düşürür, gerçek diye sunulanların altında başka nedenler olacağını fısıldar kulaklarına. Bizdeki eksik parça, herkesin bizim kadar iyi niyet taşımadığını görebilmek; yoksa kimse bizim bileğimizi bükemez.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: