Hepimiz kötülere karşı savaşan iyi insanlar olduğumuzu düşünme eğilimi taşırız. “İyiler” sınıfından olduğumuzu varsayarız. “Bugün acaba kimin hayatını mahvettim?” diye düşünmek zul gelir; kaçarız içimizdeki kötülükten ve tüm kötü edimlerimizi gönül rahatlığıyla yapmaya devam ederiz. Toplum bir ilişkiler ağı olduğundan birine verdiğimiz bir zarar yüzünden toplumu oluşturan herkese zarar vermiş oluruz, hatta kendimize bile. Sevdiğimizi söylediğimiz bir insanın yüzüne kapatılan sert bir kapı, zamanında edilmeyen bir yardım, yapabildiğimiz için yaptığımız bir kötülük ki çoğu gücünü karşı tarafın güveninden ve inancından alır, görmezden geldiğimiz bir çaresizlik, iyi niyeti kötüye kullanma döner dolaşır eninde sonunda muhatabını, yani bizi bulur.
Kalabalıklar içinde edimlerimizin bizi dönüp dolaşıp bulmayacağı yanılgısına kapılırız. “Bunu kaybedersem, başka bir alternatif mutlaka bulurum,” diye düşünür kişi. İlişkiler bunun üzerine kurulur çoğu zaman. Bazıları herkesi sadece aksesuar olarak görür ve bunlar en tehlikeli insan tipidir. Zekalarıyla gurur duyarlar, yarattıkları yıkımı ya görmezler ya da görmezden gelirler. Sevinçleri uzun sürmez, kader sillesini eninde sonunda uyanık geçinen kötülere nakşeder, hem de bir daha ayağa kalkamayacak şekilde, biz görsek de görmesek de. “Kötüler her zaman kaybeder,” klişesi gerçektir, sadece zaman alır.
Hepimiz toplumsal olarak birbirimize bağlı yaratıklarız, en uzak olduğunu düşündüğümüz birinin acı çekmesi hepimizin standardını değiştirir. Ya da tam tersini düşünelim içimizden birinin çıkıp da kendisine yapılan bir kötülüğe karşı koymasıyla tüm düzen değişir, hem de iyiler ve haklıların lehine. Önemli olan o cesarete cüret edebilmektir. Bazen yanlış yönde ilerleyen toplumun bazen de bizi ezmek isteyen sistemin sesi gür çıkabilir; ama her zaman doğrular izini belli etmeden sessizce ilerler. “Tek başına hiçbir şey değiştiremezsin,” derler; ama o zayıf görülen her şeyi ezer geçer, yeter ki vazgeçmesin. Yeri gelir parya olarak görülen bir kadının yaktığı kıvılcım göğe ağar: “1955 yılında Alabama, Montgomery’de otobüste siyahilerin beyazlara yer vermezi zorunluydu. Rosa Parks adındaki siyahi terzi bir kadın, uzun bir iş gününden sonra eve dönerken bu kurala uymayı reddetti. Hemen yaka paça tutuklandı. Ferdi bir olay gibi görünen bu olay tüm siyahilerde bir kıpırdanma yarattı. Bu sessiz ama kararlı tutum büyük bir yankı uyandırdı. O an küçük bir direnç gibi görünse de ardından sivil bir hareket başlattı. Kırk yıl düşünseler akıl edemeyecekleri bir destekle büyük kitlelere ulaştı. Martin Luther King Jr, liderliğinde başlatılan bir otobüs boykotuna dönüştü, bir yıl sürdü. Bu barışçıl karşı koyuş, ABD’de toplu taşımalarda ırk ayrımcılığının kaldırılmasını sağladı.” Zavallı, çaresiz görünen bir kadının attığı bir adım bu kadar büyük etkiye sebep olabiliyor. Bunlar tarihin olağan kırılma noktaları. Her ne kadar içimizde bazıları “İyiler değil güçlüler kazanır,” diye akıl veriyor olsa da her zaman iyilik kazanır.
Yollar tıkansa, engeller yükselse, yanlışlar boğazımıza kadar elini uzatsa, güneş simsiyah bir karanlık yaysa bile her noktadan geri dönülebilir. Kötülük bu bilince ulaşmamızı istemez. İyiliğin önünü ancak insanları korkudan tir tir titretirsen kapatabilirsin. Korkuya yakamızı kaptırdığımızda karar verme güçlüğü yaşar, dikkat dağınıklığı yüzünden olumsuz döngülerin içine hapsoluruz. Hayat kalitemizi düşürecek kadar her şeyden kaçınır, risk almadan yaşadığımız için kendi içimize kapanırız. Bu da üzerimizde hegemonyasını kurmak isteyenlerin en çok arzuladığı şeydir. Zaten bu nedenle yaratıldı “yankı odaları”. Farkında değiliz, tarihin akışını değiştirmek isteyenlerin fiziksel hapishanelere ihtiyaçları yok, bizleri kendi ruhsal dünyamıza korkularla hapsediyorlar. Korkutmak, insanları ele geçirmek isteyen sistemlerin her daim kullandıkları bir yöntem. “Bir Reklamcının İtirafları”nda okumuştum, reklam yazarlarının çoğu insanları sıradan korkularından yakalıyorlarmış. Mesela çamaşır makinesini kireçten koruyan bir ürün yarattınız, ekrana hemen kireçten mahvolmuş bir makine getirin, oldu bitti. Yahut diş etinin kanadığını gösteren bir görüntüyle diş eti kanamalarını engellediğini iddia ettiğiniz diş macununu tüketicinin gözüne sokun.
Şu an dünyada tüm esaretler aynı şekilde pazarlanıyor. Bizi ele geçirmek isteyenlerin hepsi iyilik kisvesine bürünerek ve korkularımıza el uzatarak yapıyor bunu. Bizlerde kaygı, özgüven eksikliği ve umutsuzluk yaratarak büyük çıkarlar elde ederlerken, bizlere her fikri yedirebiliyorlar. “kötülüğün kazanacağı” düşüncesini benimseterek bizleri atalete düşürüyor ve kolay lokma haline getiriyorlar.
Nelerden korkuyoruz, düşünmeli, gerçekleşme ihtimalleri üzerinde kafa yormalıyız. Korktuklarımız gerçekleştiğinde mi daha çok zarara uğruyoruz, yoksa korkutularak sokulduğumuz yolun sonunda kaybettiklerimiz yüzünden mi? Bunu objektif olarak değerlendirmeliyiz. Sonuçta korkunun ecele bir faydası yok.
Sevgiler, saygılar…
Yorumlar
Kalan Karakter: