Zaman, kimsenin yenemediği tek rakip.
Akrep ve yelkovan ilerledikçe, yüzümüzde çizgiler, saçlarımızda beyazlar beliriyor. Ne yaparsak yapalım zaman bizden bir şeyler götürüyor.
Ama artık insanlar zamanı durdurmak değil, ona makyaj yapmak peşinde.
Botoks randevuları, dolgu seansları, kaş kaldırmalar…
Hani derler ya “zaman su gibi akıp gidiyor” diye; biz o suya şırıngayla botoks basmaya çalışıyoruz.
Halbuki zaman çoktan gülüp geçmiş: “Sen beni kandırabileceğini mi sandın?”
Bir kırışıklık görsek hemen panikliyoruz, sanki insanlığımızı kaybetmişiz gibi.
Oysa o çizgiler; güldüğümüzün, ağladığımızın, yaşadığımızın kanıtı. Kırışıklık yoksa belki kahkaha da yoktu, gözyaşı da…
Ve düşünün, kahkahasız bir hayat, dolgusuz bir dudaktan daha büyük eksiklik değil mi?
Ufak dokunuşlar, kişinin kendini iyi hissetmesine yarayabilir; eyvallah. Ama iş, kendimizi tanıyamayacağımız bir yüzle uyanmaya kadar geldiğinde asıl savaşı zamanla değil, kendi benliğimizle verdiğimizi anlamalıyız.
Çünkü zamanı yenmek imkânsız; kazanan hep o.
Peki ne yapacağız?
Yaş almanın zarafetini kabulleneceğiz.
Her çizgiyi “tecrübemin izi” diye okuyacağız. Saçımızın beyazını saklamak yerine “ışıldayan tacım” diye taşıyacağız.
Çünkü gerçek estetik; doğal bir gülümsemeyi koruyabilmekte saklı.
Unutmayın: Botoks bir gün erir, dolgular çözülür, ama güzel bir tebessümün etkisi asla kaybolmaz.
Yorumlar
Kalan Karakter: