Okullarda, sokakta gençler arasındaki akran zorbalığı her dönem vardı. Kendi çocukluk ve erken gençlik dönemime zihnen yolculuk yaptığımda, en büyük zorbalanma halim peşimden “şişko” diye bağırılmasıydı. Artık bu durum bende nasıl dramatikleştiyse fazla kilolarımdan bir kurtuldum, tam kurtuldum. Şu an gülümseyerek hatırlıyorum ve rüzgarda uçmaktan korkuyorum. Halen kuzenimin telefon rehberinde “Tombi” olarak kayıtlıyım.
Bir diğer arkadaşımın normalden fazla olan sivilcelerini zorbalardık. Bir başkasının yeni çıkmaya başlayan bıyıklarını. Bir diğerinin saçlarını… Görüldüğü üzere, hep bir görsellik üzerinden ve toyluğun verdiği etkiyle hareket ederdik.
Birbirini “sevimli sevimli” zorbalayan (bu arada sevimli derken bunu asla normalleştirmiyorum, keşke o da olmasaydı ama oldu işte) ve bugün gülümseyerek hatırladığımız bizler; ebeveyn, teyze, hala, amca, dayı olduğumuz günümüze geldiğimizde ise bambaşka sahnelere tanıklık ediyoruz.
Birbiriyle saç saça, baş başa kavga eden ve küfreden kız çocuklarımız var.
“Bana yan baktın” deyip bıçakla bir diğerini katleden erkek çocuklarımız var.
Ve nicelerine ekranlardan, içimiz acıyarak tanıklık ediyoruz.
Tabii bu bir genelleme değil; göğsümüzü gururla kabartan çok güzel örneklerimiz de var. Lakin aynı güzel örnekler, bana “şişko” denirken de vardı.
Şuna dikkat çekmek istiyorum ve bunu bir görev, bir sorumluluk olarak görüyorum:
Pırıl pırıl gençlerimizde bu denli şiddet eğilimi neden arttı? Bu çocukları biz yetiştirdik. Bir yerlerde ciddi bir kırılma olduğu kesin.
Bu sebeple diyorum ki:
“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” değil, “Ben dokunayım yaşam devam etsin.”
Günümüz Türkiye’sine baktığımızda şunları çok net görebiliriz: Kapitalizmin doğal döngüsünde hep var olan ve ekonominin şekillendirdiği sınıflar arasında çok daha derin ayrışmalar oluştu. Eğitim sistemi; özel okul ve devlet okulu şeklinde daha belirgin biçimde farklılaştı.
Teknolojik gelişmeler harika. Ancak her harikanın içinde olduğu gibi, şiddet içerikli video oyunları da bu gelişmelerin “odanın ortasındaki görünmeyen fil”i haline geldi.
Çocuklarımızın, gençlerimizin eline akıllı telefonları veriyoruz. Bu telefonlarla kimlerle arkadaşlık ettiklerini biliyor muyuz? “Hiçbir şeylerini eksik etmedik” diyoruz, peki ya duygusal açlıklarını hissedebiliyor muyuz?
Tabii bir de o akıllı telefonlara hiç sahip olamayan, okul saatinde çalışan, evinin yükünü sırtlanan, hayatında hiç tatil yapmamış çocuklar ve gençler var.
Bir üçüncü grup ise toplumun adaletine inanmayıp kendi adaletini sağlamaya çalışanlar…
Kendini ötekileştirilmiş hissedip bunu sindiremeyenler…
Bu sindirememe halini öfke olarak etrafa saçanlar…
Elbette belirttiğim gruplar kesin sınırlarla ayrılmış değil; çoğu zaman iç içe geçmiş durumdalar.
Bu grupların sokaklarda, okul kapılarında, kafelerde, çarşı ve pazarlarda çarpışması neyi getiriyor?
“Bana yan baktın”, “omuz attın”, “erkek arkadaşımla ilgilendin.” Liste uzayıp gidiyor.
Bizlere, yani ebeveynlere baktığımızda ise oradaki çeşitlilik bu yazıya sığmayacak kadar renkli. Yine de birkaçına değinmek gerekirse:
Sen değerli baba, amca, dayı, abi; trafikte sinirlenip yanındaki ya da önündeki aracın sürücüsüne saldırdığında, arka koltukta oturan çocuğun, yeğenin, kardeşin bunu bir şiddet olarak değil, olağan bir tepki olarak algılıyor.
Sen değerli anne, teyze, hala, abla; çocuğunu, yeğenini, kardeşini akranlarıyla kıyasladığında, genç zihninde akranına karşı yenmesi gereken bir düşmanlık algısı oluşabiliyor.
Sen baba; anneye uyguladığın her fiziksel ve psikolojik şiddet çocukta derin yaralar açıyor. Daha da fenası, bu davranışı karşı cinse yönelik normal bir tutum gibi algılamasına yol açabiliyor.
Biz toplum; yaşadığımız sınıfsal ayrımları bir kast sistemi gibi yaşamımıza yansıttığımızda, çocuk da bunu bir kast sistemi gibi algılayıp diğer grubu ötekileştirebiliyor.
Bu durumlar çok kolay bir şekilde “yan baktın, çelme taktın” noktasına evrilebiliyor.
2024 Yılı “Güvenlik Birimine Gelen veya Getirilen Çocuk İstatistikleri” başlıklı TÜİK resmi raporuna baktığımızda (2025 verileri henüz yayımlanmadı), çocukların bir yıl içinde karıştığı olay sayısının 612.651 olduğunu görüyoruz.
Bunların:
- 279.620’si mağdur çocuk
- 202.785’i suça sürüklenen çocuk olarak kayıtlara geçmiştir.
- Bu suçların içinde en yaygın olanı ise %40,4 oranıyla yaralama suçudur.
Doğuştan hazımsız olmayan, büyürken toplumsal düzlemde mikro ve makro unsurlarla şekillenen bu düzensizliğe “dur” demek için:
- Dokunabildiğimiz kadar çocuk ve gencimize iyilikle dokunalım.
- Onları sınıfsal olarak ayrıştırmayıp birleştirelim. (Tabi buna önce biz ebeveynlerin uyumlanması gerekir.)
- Ahlaki değerleri anlatarak değil yaşayarak- yaşatarak gösterelim.
- Ve lütfen; silah, tüfek, bıçak gibi “çocuk” ve “genç” kelimeleriyle asla bağdaşmayan düzeneklerden onları uzak tutalım.
Unutmayalım; onlar toplumumuzun geleceği. Biz nasıl yetiştirirsek öyle olacaklar. Biz nasıl davranırsak, öyle davranacaklar.
Ülkemizin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o güzel sözüyle yazımı tamamlıyorum:
“Bütün ümidim gençliktedir.”
Ümitli yarınlara,
Sevgiler.
Yorumlar
Kalan Karakter: