Günümüzde takım, takım çalışması ve takım ruhu denildiğinde çoğunlukla iş dünyası aklımıza gelir. Oysa baktığımızda, hayatımızın her alanında bir takımın parçası olduğumuzu görürüz. Aslında hepimiz, farklı roller üstlendiğimiz pek çok takımın üyesiyiz.
Bir aileye mensubuz; aynı zamanda o ailenin bir takım üyesiyiz. Belki görevimiz evin ihtiyaçları için alışverişe çıkmaktır.
Bir arkadaş grubumuz vardır; o grubun da bir takım üyesiyizdir. Kim bilir, belki görevimiz dert dinlemektir.
Yaşadığımız muhitte komşularımız vardır; komşuluk ilişkilerinde bir takımın parçasıyızdır. Bayram baklavaları bizdendir.
Bir iş yerinde çalışırız ve profesyonel olarak bir takımın üyesiyizdir. Örneğin görevimiz satış uzmanlığıdır.
Hatta biraz daha ileri gidelim; Beden sağlığımdan bir bütün olarak “ben” sorumluyum. Her bir organım bir takım üyesidir. Örneğin kalbim sağlıklı bir şekilde kan pompalayamazsa, vücudumdaki kan ve oksijen dağılımı olumsuz etkilenir ve diğer organlar zarar görür. O Halde beynim, kalp sağlığım için harekete geçmeli ve zararlı alışkanlıkları ekarte etmelidir.
Bir takıma ait olmak, “biz” olmak demektir. Takım üyesinin kendi bireysel amaçları olabilir; ancak önceliği her zaman “biz olan takımın” amaçlarıdır. Tıpkı beden sağlığı örneğinde olduğu gibi: Takım içinde aksayan bir kalp, tüm sistemi çökertebilir. Bu nedenle kalp, beyinle iş birliği yapmalı, bütünü gözetmelidir.
Takımın hedeflerine giden yolda her üyenin kendine ait sorumlulukları vardır. Bununla birlikte, herhangi bir aksaklık durumunda birbirinin yerini alabilecek çapraz fonksiyonlara sahip olmak da son derece değerlidir. Tıpkı aile örneğinde olduğu gibi: Alışveriş görevi bana aitken, farklı bir nedenle bunu gerçekleştiremiyorsam, abimin bu sorumluluğu üstlenmesi gibi…
Takım üyeleri birbirlerine karşı empatik ve anlayışlı olmalıdır. İyi birer dinleyici olmalı, sabit fikirli olmamalıdırlar. Birbirlerini beslemeli ve birbirlerinden beslenmelidirler. Yoğun beyin fırtınalarıyla tartışmalar yapılmalı; ancak bu süreç içinden çıkılamaz çatışmalara dönüşmemelidir.
Özgürce tartışılan takımlarda yeni fikirler doğar. Bu fikirler, takımın “A” noktasından “B” noktasına ilerlemesini sağlarken; bir zamanlar sadece hayal olan “C” noktasına ulaşmasına da imkân tanır.
Takımlarda narsist egoya yer olmamalıdır. Her bir üyenin “ben okeyim, sen okeysin” anlayışını benimsemesi gerekir.
Peki nedir bu “ben okeyim, sen okeysin” yaklaşımı?
En yalın hali ile bu bakış açısı, ben ve senin eşit ve aynı değerde olduğumuzu kabul etmektir. Bu varoluş hali; takım içinde farklı fikirlere açık olmayı, uyumu, saygıyı, yeniliği ve değişimi desteklemeyi beraberinde getirir. Yeri geldiğinde öncü olmayı, yeri geldiğinde geri planda durabilmeyi ve yeri geldiğinde de sadece üstlenilen görevin rutinini bilmenin gücünü sağlar.
Avusturyalı yazar ve yönetim danışmanı Peter Drucker’ın da belirttiği gibi: “En iyi organizasyonlar, insanların birbirlerinin güçlü yanlarını tamamladığı yapılardır.”
Tıpkı bir dişlinin parçaları gibi…
Takımın parçalarından biri durduğunda, tüm sistem durur. Sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi için dişli parçalarının birbirini tamamlayarak desteklemesi gerekir.
Bugünkü yazımda, metaforları ve benzetmeleri bol olan verimli bir takım halinden bahsettim.
Sürçülisan ettiysem af ola.
Unutmayın: Ben okeyim, sizler okeysiniz.
Sağlıcakla kalın, sevgiler.
Yorumlar
Kalan Karakter: