Geçtiğimiz hafta sonu, teyzemin kızı ve değerli eşinin yazları gidip, ruhen ve bedenen rahatlamak için aldıkları köy evlerini ailemle birlikte ziyaret ettik. Lokasyon olarak Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinde, ilçeye göre daha yüksekte, Kaz Dağları’nın etkisiyle ormanın içinde bir yerleşim yeriydi. Bir gece konakladığım ve toplamda bir buçuk gün süren bu ziyaret bana harika deneyimler yaşattı. Çiçeği burnunda bir sosyoloji öğrencisi olarak, yurdum insanının doğup büyüdüğü coğrafyaya göre hem bedenen hem zihnen nasıl farklılaşabildiğini düşünmemi sağladı.
Henüz teyzemin kızının evine ulaşmadan köy meydanında yer alan köy kahvesinde, son derece sıcakkanlı ve samimi bir şekilde “Köyümüze hoş geldiniz, nereden geldiniz? Rahat geldiniz mi? Buyurun bir şeyler için, öyle uğurlayalım sizi,” şeklinde sıcak bir karşılama bizi bekliyordu. Yanıtımızı verdiğimizde “Akşam görüşeceğiz, sizi yarın gezdireceğiz” diye devam ettiler. Eve ulaşana kadar, altmışlı yaşlarında olan bir bey ve arkasındaki hanımı motosikletin üzerinde hız kesmeden ve kocaman gülümsemeleriyle “Hoş geldiniz” diye selam vererek yollarına devam ettiler. Bir teyze, henüz folluktan aldığı yumurtaları elime verdi ve “Akşama görüşürüz kızım” dedi. Kapılarının önünde oturan bütün köy halkı bizi bazen “Hoş geldiniz” bazen de “Köyümüzü beğendiniz mi?” diyerek karşıladı. Muhteşemdi! Üstelik içimizi ısıtan bu karşılama, en yaşlısından en gencine kadar herkes için geçerliydi.
Akşam oldu, köyün abisi kendi yaptığı ev yapımı şarapla geldi. Bir diğer köy büyüğü ve eşi, bir kasa Bayramiç beyazı adı verilen harika meyveyle kapıya geldiler; yanımızda götürmemiz için hediye etmişlerdi. Az sonra, yüzündeki çizgilerden bilgelik akan bir teyze, henüz yeni sağdığı sütle geldi ve “Kaynatın, yatmadan sıcak sıcak içersiniz,” dedi. Tüm gece, evin bahçesinde yirmiyi aşkın kişiyle yedik, içtik, sohbet ettik. Gecenin ikisine kadar oturmamışız gibi, sabah müthiş bir enerjiyle bizi gönüllü olarak gezdirmeye talip olan “Tosun” lakaplı bey geldi ve “hadi,” dedi. Normalde sıkı bir kahve ile kendimize gelebilen bizler için o sabah enerji, kahvesiz doğal olarak gelmişti. Enerjinin kaynağı belki “hadi” sözcüğünde, belki Kaz Dağları’nın temiz havasında, belki de köy halkından bize bir gün ve gecede geçen samimiyette gizliydi. Tüm gün gezmeye ve sohbete devam ettik; buz gibi sularda ayaklarımızı serinlettik, ormanda derinleştik ve harika bir geziyi, arkamızda unutulmaz anılar ve harika insanlar bırakarak tamamladık.
Bu gezi bana, insanın enerjisi ve doğasının, yaşadığı coğrafyanın enerjisi ve doğasıyla ne kadar uyumlu olduğunu gösterdi. Elma bahçeleri, üzüm bağları, Bayramiç beyazları, çam ağaçları ve envai çeşit bitki örtüsü, keçisi, koyunu, ineğiyle yaşayan ve şenlikli olan bu köy; şenliğini halkına da yansıtmıştı. Doğa ile iç içe yaşayan bu güzel insanlara baktığımda hem müthiş bir bilgelik hem de içi dışı bir, samimi insanlar gördüm. Samimiyeti, misafirperverliği, muhabbetle gelen neşeyi, karşılıksız vermenin değerini gördüm.
Sosyolojik açıdan (amatörce) baktığımda, Kaz Dağları’nın engebeli yapısı köylerin birbirinden uzak yerleşmesine neden olmuş; bu da 435 kişi, 65 hane içerisinde dayanışmanın, dostluğun ve muhabbetin güçlenmesini sağlamış. Birbirleriyle olan paylaşım ve muhabbet, dışarıdan gelenlere de sirayet etmiş durumda. Büyüğe saygı geleneğini en saf haliyle sürdürüyorlar. Annemin de içinde olduğu bu ziyarette, kapıdan giren her kişi “Teyzeyi görmeye geldik” diyerek içeriye girdiler.
Küçük yapılarda kültürü, gelenekleri, değerleri korumak ve yaşatmak her zaman daha kolaydır. Zor olan ise, yapı büyüdükçe bu değerleri yaşatmak; dönüştürürken özüne sadık kalmak ve uyum sağlayabilmektedir. Buna bir de coğrafya ve yaşam koşulları eklendiğinde, toplulukların farklılaşması doğal bir sonuç olarak karşımıza çıkar.
Şunu da vurgulamadan geçemeyeceğim: Gözlemim ve sohbetimiz neticesinde bu güzel köyde, şehirden gelen insanlara arsa satışları başlamış, köyün genç kuşakları ilçe merkezine ya da farklı illere taşınmaya yönelmiş. Umarım bu durum bundan on yıl sonra özünden tamamen kopmuş bir değişim değil, özünü koruyup geliştirerek yaşatan bir kültürel dönüşüme evrilir.
Seneye tekrar geleceğim kesin olmakla birlikte düşünmeden de edemiyorum: Tüm dünyayı ya da dünyayı geçtim tüm Türkiye’yi köyüyle, kentiyle; şahit olduğum ve devamını yürekten dilediğim bu enerjiye ulaştırmanın bir gücü var mıdır? Böyle yazınca çok ütopik gelebilir. Belki de bu konuyu mezun olduktan sonra sosyolojik olarak ele alabilirim. Kim bilir zaman ne getirir?
Hadi sevgiyle kalıverin gari..
Yorumlar
Kalan Karakter: